Bu, kendisine daima göğsündeki nefes gibi gelmişti. Bu, ne bir çiçeğin ne bir yaprağın kokusunun özüydü. Bu, bilinen hiçbir kokuyu andırmayan can yakan bir koku, bir şey, bir nefesti ki Necip onun ruhunun kokusu zannediyordu. O kadar benzersiz, o kadar samimi bir kokuydu. Bunda Suat'ın mahremiyetinin bütün sırları, bütün kadınlığı vardı. O kadar kadından, o kadar Suat'tan fışkırıyordu ve şimdi, denizde bu koku, ona bir vücut sıcaklığıyla karışmış geliyordu. Duyguları o kadar şiddetlendi ki vücudu titreyerek güçsüz kaldı.
Bu nereden geliyordu? Ondan önce denize girmiş olduğu için mi kalmıştı? Denizin, rüzgârın dalgalanmaları bunu nasıl dağıtmamıştı?
O hâle geldi ki yalnızca hastalık hâlini alan aşırı bir incelik sebebiyle, ayırt edilmesi imkânsız hayat anlarını bin anlamla tahlil etmek se bebiyle, hayatının ufkunda bir bulut yokken, huzurlu bir ömür içinde bir elemler kurbanı olup kaldı.
Demek artık kesin olarak karar vermek gerekecekti ki seneler, hep çoğalan bir hüzün ve ümitsizlikle geçerek ihtiyarlık bir gün onu çürütecekti. Hem de yaşamamış olarak, henüz yaşamak üzere sanılırken... Her şey bitmişti, öyle mi?
Suat... O, bu gelinin şimdi ne kadar mutlu olduğunu düşünüyordu. Düşünüyordu ki bu gelin ne kadar mutluydu ve ne kadar mutlu olacaktı. Bir sene, iki sene, daha, belki daha çok hayatı mutlu ve neşeli geçecekti. O zaman kendi ilk senelerini görüyordu. Bugünle kıyaslayarak kederle bu geline özeniyordu. Kendini onun yerinde görüp gelinlik duygularını tekrar yaşayınca ağlamak arzusu duydu. Şimdi o zamandan ne kadar, ah ne kadar uzaktı. Artık geri dönmesi imkânsız olan o hayatı, hayatını gömmüş bir ölü hâliyle görüp hüzünlü ve ümitsiz kaldı. Niçin ya Rabbim, niçin artık o hayat ölmüştü? Hem bir daha gelmeyecek şekilde... Niçin bir daha mümkün değildi? Bir kere mi olacaktı? Böyle hayatı sevdiren, her şeyi güzel gösteren o hayat, o büyük neşe... Artık onlar gitmişti, öyle mi?