"İlâhlar aşkına sen kimsin? Şunca yıl çöllerde dolandım, senin gibisine rastlamadım."
"Kim olduğumu söylersem gördüğünü ve duyduğunu saklamaya söz verir misin?"
"Yüce atalarımın ruhları şahit olsun ki gördüklerimi eşime bile söylemeyeceğim."
"Ben her şeyin sahibi olan Allah'ın elçisi Muhammed'im."
"Demek Kureyşlilerin 'yolunu sapıttı' dediği kişi sensin, öyle mi?"
"Onlar böyle diyorlar."
"Vallahi şu gördüğümden sonra ben onlar gibi düşünmüyorum. Sen muhakkak hak peygambersin, ben buna şehâdet
ederim."
"Önce Allah'a şehâdet etmeyi istemez misin? Seni ve beni yaratan, açığı ve gizliyi bilen, aydınlığı ve karanlığı gören,
niyetleri ve fısıltıları işiten Allah'a!"
"Vallahi isterim yâ Muhammed! Senin yaptığını ancak bir peygamber yapar. Ben şu andan itibaren sana uydum ve Allah'a inandım! Senin yanınca gelmek, sana yakın olmak isterim."
Sevgili dostum, bir gün Voltaire'in kitabında, İstanbul'daki bahçıvanın, huzur arayan Candide'e verdiği, "Bahçeni yetiştir!" öğüdünü örnek göstererek, "Hikâyeni anlat!" demiştin bana, hatırlıyor musun?
"Sadece hikâyeni anlat!"
Ben de öyle yaptım.
Son Ada'yı yitirişimizin hikâyesini anlattım.
Biz insanlar, sınırlarımızı bilmeden kendi aklımızı beğeniyoruz, öğrenmiyoruz, akıllanmıyoruz. Her şeyi anladığımız zaman da genellikle iş işten geçmiş oluyor.