Sonra beni dudaklarımdan öptün. Hafifçe senden ayrıldım ve gitmek istedim. O zaman şöyle sordun bana: "Giderken yanına birkaç çiçek almak ister misin?" Ben evet dedim. Yazı masanın üstündeki mavi vazodan dört tane beyaz gül çıkardın (ah evet, onları çocukluğumdaki o tek hırsızlama bakıştan tanıyordum) ve bana verdin. Onları günlerce öptüm.
O tiz zil sesi ve ondan sonra gelen, kalbimin durduğu, bütün kan dolaşımımın kesildiği ve sadece sen geliyor musun diye kulak kesildiğim o sessizlik, bugün de hâlâ kulaklarımdan silinmiş değil. Fakat sen gelmedin. Kimse gelmedi.
Şimdi artık benim için yalnız sen varsın, yalnızca sen. Beninle ilgili hiçbir şey bilmeyen sen, bu arada hiçbir şeyden haberi olmayanı oynayan veya her şeyi ve herkesi alaya alan sen. Evet, yalnızca sen, beni asla tanımamış olan ve hep sevdiğim sen.