Efsunlu bir kitap bu, bir noktaya kadar yorumlanabilecek ve o noktadan sonra dünya üzerindeki tüm dillerin kelimelerinin kifayetsiz kalacağı, kalmak zorunda olduğu bir kitap. Zamanın ötesinde, insanın ruhunda ve estetizmin doruklarında gezinen bir kitap Dorian Gray’in Portresi. Güzelliğin, gençliğin, zarafetin olduğu kadar, çirkinliğin, habisliğin ve yozlaşmanın da öyküsü.
Kitapta üç ana karakterimiz var, ki bana kalırsa bu üç karakter de insanın kendisini yani bizi temsil ediyor; Yetenekli genç ressam Basil Hallward, göz kamaştırıcı derecede alımlı olan Dorian Gray ve bir asilzade olan Lord Henry Wotton. Bir gün Basil, hayranlık duyduğu Dorian’ın bir portresini yapmaya başlar ve bunu arkadaşı Henry ile paylaşır. Bu güzelliğin karşısında dayanamayan şeytani karakter Henry, Dorian ile tanışmak ister. Tanışır tanışmaz da Dorian’ı kendi hayat felsefesiyle, güzellik, estetik ve gençlik hakkındaki manipülatif fikirleriyle zehirler. Tüm fikir çatışmalarından sonra Faustvari bir kimliğe bürünen Dorian, portrenin tamamlanmış halini gördükten sonra şunları söyler:
“Ne acı! Yaşlanıp çirkinleşeceğim, iğrenç biri olacağım. Ama bu resim hep genç kalacak. Şu haziran günü kaç yaşındaysa hep o yaşta duracak... Ah, keşke tersi olsaydı! Hep genç kalan ben olsaydım da resim yaşlansaydı! Bunun için... Bunun için neler vermezdim! Evet: Dünyada bunun için vermeyeceğim bir şey yoktur!”
İşte Dorian için sonun başlangıcı böyle olur. Kendisi yerine portresinin yaşlanmasını isteyen Dorian’ın bu dileğinin gerçekleşmesi üzerine tüm hayatı değişmeye başlar. Bu sırrın manevi ağırlığı gün geçtikçe arttığından, Dorian’ın karakterindeki bozulmaları, zulümleri ve ahlâksızlığı da aynı derecede artar.
Bu hikâyede Basil ve Lord Henry içimizdeki masum ve günahkâr tarafları temsil ederken, Dorian ise