Mezar işi, bir nevi ömürle uğraşmaktır. Taşın altına giren her beden, ardında eksik bir hikâye bırakır. Biz o eksik hikâyeyi tamamlayamayız ama o hikâyeye illa ki başlık koyarız. İşte o başlık..."
Evimizin bahçesinde ahşap bir kiriş vardı. Onun altından geçerken başımı eğmeyi unutmuşum. Tepemin ortasına öyle bir çarptı ki, hâlâ izi vardır kafamda. Annem, 'Bak gördün mü? Ben sana ne dedim!' dedi. Farkında mısınız doktor bey, başımı gereksiz yere eğmem sadece saçaktan geçerken olmadı. Hayatta da böyle. Önümüzde koca bir boşluk var, rahatça geçebiliriz ama biz hep çekine çekine yürürüz. Yeri değilken eğiliriz. Her hareketim bir saçak altından geçer gibi temkinli. Bir kere büküldü mü, doğrulması zor oluyor. Hele ki yıllar geçtikçe, o eğilme, duruşun olup uzaktan seçilebiliyor artık.
Bir kadın var olduğunu hep ispat etmek zorunda mıdır?
Bir kadın olarak, hatırlanmak istiyorum belki. Her seferinde bunu şunun için yaptım demekten sıkıldım. Varlığımı geçtim. Yokluğumu konuşuyorum artık. Nasıl öldüğüm konuşulacak belki. O da birkaç gün. O da diğer kadınlar ses verirse tabii. Geriye ne kalacak? Mezarlıkları görmüyor musunuz? Yaşarken yapılamayanların anıtları değil mi o taşlar? Bazen mermerden yaptırdıkları devasa mezarlara imreniyorum. Mezar taşım, mermerden dümdüz ve ihtişamlı olsun istiyorum. Adım yazılsın kocaman harflerle istiyorum. Siyah, mavi fark etmez," dedi.