“Satın alınan güzelliklerin çoğu sahte. Sahte değil, çirkin. Altın mı daha güzel, kırdaki papatya mı? En hakiki güzellikler bedava. Ben bunu penceremin önünde öğrendim. Bir milyon lira, sabahleyin gökten denize sarkan bir parıltının güzelliğini yaratamaz…”
Bütün bunları aklımda canlandırdığımda, yakınları ve akrabaları tarafından yavaş yavaş yaşamı mahvedilen tanıdığım herkes aklıma geldi. İşkence edilen, aklını yitiren köpekleri; küçük erkek çocukları tarafından tüyleri tamamen yolunup suya fırlatılan canlı serçeleri ve ta çocukluğundan beri bu şehirde durmadan gözlemlediğim karanlık, dinmek bilmeyen uzun mu uzun ıstırapları hatırladım. Bu altmış bin kişinin ne için yaşadıklarını, ne diye İncil’i okuduklarını, neden dua ettiklerini, kitapları ve dergileri ne için okuduklarını anlayamıyordum. Eğer yüz yıl, üç yüz yıl önceki gibi hala aynı ruhsal karanlığa ve özgürlüğe karşı nefret duygusuna sahiplerse bugüne kadar yazılıp konuşulmuş olan her şey onlara ne gibi bir fayda sağlayabilirdi? Müteahit- marangoz bütün yaşamı boyunca şehirde evler inşa eder ama yine de ölene kadar “galeri” yerine “galderi” der. Aynı şekilde bu altmış bin kişi de nesiller boyunca hakikat, merhamet ve özgürlük hakkında okuyup dinlerler ama yine de ölene kadar sabah akşam yalan söyler, birbirlerine eziyet ederler. Özgürlükten ise düşmanlarıymış gibi korkar, nefret ederler.
Herkesin ona baktığını, atmaya karar verdiği bu önemli adımın herkes tarafından şaşkınlıkla karşılandığını, herkesin ondan özel bir şeyler beklediğini sanıyordu. Benim ve onun gibi böylesi küçük, ilgi uyandırmayan insanlara karşı kimsenin aldırış etmeyeceğine dair onu ikna etmek imkânsızdı.