Bir şekilde her birimiz hayatımıza devam ediyoruz, diye düşündüm. Ne kadar büyük ve ciddi bir kayıp yaşasak da, ne denli önemli bir şey elimizden alınmış olsa da ya da sadece üzerimizdeki deri aynı kalıp kendimiz tamamıyla farklı bir insana dönüşmüş olsak da, sessizce yaşamımızı sürdürüyoruz. Bizim için belirlenmiş zamanın sonuna doğru gittikçe yaklaşıyor, ardımızda bıraktığımız zaman dilimi uzaklaşıp kaybolurken ona veda ediyoruz. Gündelik hayatın sonu gelmez işini gücünü tekrar tekrar -bazı durumlarda büyük bir beceriyle- yaparak. Böyle düşününce büyük bir boşluk duygusuna kapıldım.
Aynı çatı altında yaşadığım annem, babam ve ablam olan bu insanları ve onların hayattan beklentilerini hiç anlayamamıştım; aynı şekilde onların da benim nasıl bir insan olduğumu ve hayattan neler bekledigimi hiç anlamadıklarını düşünüyordum. Böyle şikayet ediyor olsam da aslında ben kendim de hayattan ne bekledigimi bilmiyordum. Roman okumayı delicesine seviyordum ama roman yazarı olmayı arzulacak denli yazma yeteneğim olduğunu düşünmüyordum. Editör ya da eleştirmen olmak seçeneklerimin dışındaydı çünkü beğenilerim aşırıya kaçıyordu. Roman okumak benim için sade ve özel bir mutluluktu; çalışma ve iş dışında bir yere yerleştirmeliydim onu.