Şeytanlardan biri öbürüne, ‘Bakın bakalım, şu kitap neymiş,’ dedi. Öteki şeytan cevap verdi: ‘La Manchalı Don Quijote’nin öyküsünün ikinci kısmı; ilk kısmın yazarı Seyyid Hamid yazmamış bunu; Tordesillas’lı olduğunu söyleyen bir Arafon’lu yazmış.’ ‘Çekin onu karşımdan,’ dedi birinci şeytan, ‘cehennemin en dibine atın, bir daha gözüm görmesin,’ ‘O kadar mı kötü bir kitap?’ dedi öteki. ‘O kadar kötü ki,’ dedi birinci şeytan, ‘ben daha kötüsünü yazmaya kalksam,
beceremezdim.’
Kısacası, asilzademiz okumaya kendini o kadar verdi ki, gecelerini baştan sona, gündüzlerini de sondan başa okuyarak geçirmeye başladı. Ve böylece, az uyuyup çok okumaktan beyni kurudu, aklını yitirdi. Hayali, kitaplarda okuduğu şeylerle, büyüler, savaşlar, düellolar, yaralar, iltifatlar, aşklar, işkenceler, inanılmaz saçmalıklarla doldu. Okuduğu hayal icadı alemin gerçek olduğu, kafasına öyle bir yerleşti ki, onun gözünde, dünyada daha gerçek bir öykü olamazdı.
Ahlaki yaraların gizlenseler de asla kapanmamak gibi bir özellikleri vardır; dokunulduklarında ağrımaya, kanamaya hazırdırlar; yürekte canlı ve açık beklerler.