Ebru Bertan, bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · 8/10 puan

Zaten, bir felakete sükun ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir.

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali (Sayfa 11 - YKY)Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali (Sayfa 11 - YKY)

Oğullarının Gözünden Bir Baba ve Bir Yazar: Orhan Kemal
Babam, sabaha karşı 04.00 civarında kalkardı. Unkapanı’nda o zaman oturduğumuz ev iki katlıydı. Gider kahvesini yapar. Kallavi fincanı vardı. Sonra yukarı çıkar, gelir masasının başına geçerdi…
…Daktiloyla başlardı çalışmaya. Daktilonun başına geçtiği zaman, tutturabilmişse zaten, o akar giderdi kendiliğinden… Daktilo başında, vermek istediği konuları, hayatı yaşardı…
Sabah 7.30’da Cibali Tütün Fabrikası’nın işbaşı borusu çalardı. 10.00’da mesaisi biterdi. Giyinir kuşanır geze geze Babıâli’ye giderdi…Bursa Cezaevi’nde aynı koğuştaydı Nâzım Hikmet’le babam… Yalnız yaşamayı, tek başına bir koğuşta kalmayı sevmediği için babama “Sizinle kalabilir miyim?” diyor….Babam o tarihte, kendisine göre hapishanenin en iyi şairi… Onu da aşan bir büyük dev gelmiş ve kendisiyle kalmak istiyor. Babam sevinerek kabul ediyor. Babam tahliye olmadan bir süre önce “Oğlun olursa benim adımı koyar mısın?” diyor. Benden büyük ablam var, Yıldız. Onu yazılarında ve babama yazdığı mektuplarında “torunum” olarak çağırıyor. Böylece adım da Nâzım oluyor…Fener’de oturduğumuz günlerde, babamın “72. Koğuş” hikâyesini yazdığı o korkunç günü hatırlıyorum. Çok soğuk bir kış günü…Tuna’dan Boğaz’a koca koca buzların geldiği dönem. İki oda, iki odanın arasında da küçücük bir mutfak… Hayal meyal hatırlıyorum onu da… Felaket soğuk; evde odun yok, kömür yok… Ablam, kardeşim, ben, annem ve babam evdeyiz. Babam yandaki odaya geçti. O sıralarda Olympos marka bir gazocağımız vardı. Önce ispirtoyu yakıyorsun, arkasından da fitil gazyağını çekiyor ve yanıyordu. Bütün gece, eski yazıyla “72. Koğuş” hikâyesini kaleme aldı…Babamın paralı mı, parasız mı olduğunu kapıyı çalışından anlardık. Çok melodik, ritimli, güzel çaldığı zaman paralıdır. Eğer çok sert vurursa parasızdır…Annemin zaten uyarıları başlar: ‘Babanızın gözüne gözükmeyin, bir şey demeyin, bir şey istemeyin, bir kenarda durun, siniri yatışana kadar…’ Siniri yatışınca zaten yeniden eski haline dönerdi.” Tabii bunu ancak yaşayan insan anlar…Babamın kadın kahramanları, erkeğin yanında bir güç olarak dururlar. Her zaman başı diktir…Orada Cemile bunu çok güzel vurguluyor: ‘Aldırma kocacığım aldırma, herkes sakız çiğner ama Çingene kızı tadını çıkarır.’ Son cümle ise şöyledir, babamın yazdığı: ‘Hayatın tadını çıkarmaya devam ettik…’ İki cümle. Bu iki cümle bu yapıtların şaheser olmasına yetecek güçtedir.Okul sıralarında babamın adını sorduklarında Mehmet Raşit Öğütçü derdim. Orhan Kemal’i ne zaman fark ettiniz derseniz iş biraz daha değişiyor…Orhan Kemal’i anlayabilmem kaç yaşında oldu? Babamın önerdiği İki Çocuğun Devriâlemi adlı kitabı okuduktan sonra, kendi kitaplarını okumaya başladım. Baba Evi ve Avare Yıllar’la başlayan bir süreçti. Yazarken kurguladığı konuları bizimle de konuşurdu. Zaten oradan da hazırlıklıydık. Kitap çıktıktan sonra da alıp okuyabiliyorduk. Yani Orhan Kemal’i çok eski tarihlerden beri tanıyorum

causa sui, bir alıntı ekledi.
11 saat önce

‘’Narkissos’un görmemesi gerekeni gördüğü su, açık seçik ve belirli bir imge üretebilen ayna değildir. Onun gördüğü, görünürdeki görünmezdir, tariflenendeki tarifsizdir; mevcudiyetsiz bir temsilin istikrarsız bilinmeyeni, hiçbir emsale göndermeyen temsildir: yalnızca sahip olmadığı adın uzakta tutabileceği anonimi görür. Deliliği görür ve ölümü. (Ama bizim için, Narkissos’a adını veren ve onu ikileşmiş bir Aynı olarak, yani bilinmeksizin -ve tastamam bilerek- aynıdaki Başka’yı, canlıdaki ölümü içinde taşıyan olarak kuran bizler için, Narkissos bir sırrın özünü görür: aslında bir yarılma olmayan bölünmüş bir kendilik verirken aynı zamanda onu başkalarıyla bütün ilişkisinden de yoksun bırakan bir yarılma.)’’

Felaket Yazısı, Maurice BlanchotFelaket Yazısı, Maurice Blanchot

mavi umuttur , gökyüzüne bakalım
Zor zamanlar vardır tuhaftır. Bir çıkış ümidimiz olmasa da, karamsarlığın en felaket hâli vuku bulsa da geçer gider. Fakat insanlığın bütünüyle, amansızca karanlığa sürüklendiği şu asırda ümit etmek bir görevdir insanlık adına. Akgün Akova, "Çocukluğunu yüklediğin kâğıt gemiler yağmurda yitip gitse de her şeye yeniden başla." der Leylasına. Gününüz umutlu gününüz güzel olsun sevgili okur. Umudu diri oldukça yıkamaz insanı hiçbir yağmur hiçbir fırtına...

Burak BAĞRIAÇIK, bir alıntı ekledi.
19 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · 8/10 puan

Felaket anlarında insanın üzerine sinen o aptallık ve şaşkınkık vardı üzerimde.

Beyaz Kale, Orhan Pamuk (Sayfa 62)Beyaz Kale, Orhan Pamuk (Sayfa 62)
•Muhayyîr•, bir alıntı ekledi.
21 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

Zezeeeeee :))))
“Ama felaket bir çocuk. Ancak dayak yediğinde rahat duruyor..”

Şeker Portakalı, José Mauro De Vasconcelos (Sayfa 112 - Can)Şeker Portakalı, José Mauro De Vasconcelos (Sayfa 112 - Can)

İyi ki etrafımda kalbimi tanıyanlar yok..
Yine de biri çıksa, nasılsın dese alışkanlıkla iyiyim diyeceğim.
Kederli olduğum da söylenemez zaten. Buna sebepte yok çünkü. Ne taze bir ölüye sahibim, ne felaket geçirenlerim var. Dedim ya oturuyorum öylece.
İyi ki etrafımda kalbimi tanıyanlar yok..

-Cahit Zarifoğlu