midem cok fena offffff
Günümü anlatıyorum çünkü hep anlat dediniz..
Sabah 9.30'da uyandım. Önce biraz ders çalıştım sonra kahvaltı yaptım. (Pizza sadece yedim) hazırlanıp okula gittim. Saat birde sınav vardı fena değildi. İkide de sınavım vardı seçmeli ders olmasına rağmen neden klasik sorarsınız diye düşünüp sinirleniyorum. Kötü geçti. Bu dersten kalırsam spor salonuna beleşe gider aletlere binerim diye kendimi avutucam. Sınavdan sonra yurda döndüm. Yurttaki yetkili çalışanlarla bir konu hakkında görüşme yaptım. Sonra kantine gidip noodle ve ice tea aldım. Sağlıksız beslenmeler falan cips çikolata soğuk kahve falan fıstık.. Ardından odaya döndüm, üstümü değiştirip makyajı çıkardım. Sonra full hd yatış ve müzik.. Akşam yemeğini yemedim erik ve kiraz yedim. Bir günde max bi derse çalışabildiğimi anlamış bulunuyorum. Hala yatış pozisyonunda ve müzik dinlemekteyim. Şu an Sezen Aksu'dan sen ağlama şarkısı çalıyor. Vee gün bitti..
1000Kitap
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Beni tutabilene aşk olsun :))))
Delirince enerji patlaması yaşıyorum, çok fena 🙈💪🏼
Duygu ve Düşünce
'... bu benim kalbimdi: arka bahçede büyümüş bir çocuğun yasına daldım dün fena bilindi, arzu müptelâ ben kendimi senin için aldattım. ...' Haydar Ergülen
Kuytu Köşede Bir Şerbet
Yılların akışı içinde, gerçeklik ile irrasyonalitenin birbirine karıştığı o bulanık düzlemlerde, insan bazen kurgulu bir dünyanın içinde yeni kurgulara dalıyor. Hasretler, sevinçler, hicranlar, hasetler; arkadaşlıklar, düşmanlıklar, kıskançlıklar… Bir anda reca ile şahlanmalar, ardından yeis handikaplarına düşmeler. Pek şiddetli aşklar, sonra onlardan tiksinip kaçışlar. Kendine yabancılaşma, depresif hâller, dünyayı ve düzenini anlayamama sancısı… Saflıklar vardı bir zamanlar; emekle, sancıyla çizilmiş kırmızı çizgiler vardı. Fakat o çizgilere durmadan gerilla saldırıları yapıldı. Yağmalar, ihlaller, çöküşler yaşandı; iç duvarlarda delikler açıldı. İnsan kendinden nefret etmeye, insanları affedememeye başladı. Varoluş, boğazda düğümlenen bir soru hâline geldi. Bir yanda din membaından gelen soğuk, ferahlatıcı şerbetler vardı; kalbe serinlik veren, insanı bir anda dirilten ilahî esintiler… Bir yanda da şimşek hızında kat edilen yollar, sağdan soldan yükselen hiççilerin çığlıkları, hedonistlerin kendi bedenlerini kutsallaştırmaları, herkesçe alkışlanan sahte putlar… Ve biz yine kuytu bir köşede kaldık. Yine sağa sola savrulduk. Kesiklerle, kırıklarla, eksilmelerle ayrıldık kendimizden. Bir uçurumdan düşer gibi düştüm: “Hadi beni gör, beni sev ve kurtar!” diye içimden haykırdım. Fakat fena hâlde düşüyordum; kayalıklara çarpa çarpa, içimdeki bütün putların arasından geçerek… Nerede benim baltam? Şu sahte ilahların başlarını gövdelerinden ayırayım. Tuzla buz olsunlar. O asılmış ikonların yüzüne bir bıyık, bir de şapka çizeyim; sonra da kendi hâlime güleyim. Çünkü insan bazen en çok, yıktığı putların gölgesinde kendi zavallılığıyla karşılaşıyor. Şimdi yürüyorum. Reftara yürüyen bir at gibi, sallana sallana… Zümrüt çimlerin üzerinde esen yel ne kadar güzel, ne kadar
Eğer benim gibi iflah olmaz bir Ferhan Şensoy hayranıysanız, onun dünyasında hiçbir nesnenin sadece bir nesne olmadığını zaten bilirsiniz. Bir daktilo sadece yazı yazmaz onun dünyasında; tıkırdadıkça ömürden harfler döker. Bir bavul sadece kıyafet taşımaz; içine sığdırılmış koca bir yaşamı, hayal kırıklıklarını ve bitmeyen göçebeliği sürükler peşinden. Oteller Kitabı da tam olarak böyle bir yolculuk. Usta bizi şehir şehir, otel otel, oda oda gezdirirken, aslında o loş ışıklı koridorlarda insanın kendi içsel sürgününü yüzüne vuruyor. Arka planda hep o bildiğimiz zarif, incelikli hüzün geziniyor ama öyle ağlak bir yerden değil; tam Şensoyvari, hayata bıyık altından gülümseyen bir yerden. Dilimize kazandırdığı o benzersiz kelime oyunları, cümlelerin o kendine has ritmi bu kitapta da tam gaz, eksilmeden devam ediyor. Kendini hiçbir yere ait hissetmeyenlerin, yolda olmayı evde oturmaya tercih edenlerin ve kelimelerin o büyülü gücüne fena halde inananların dönüp dönüp okuması gereken bir başucu serüveni bu. Ama bu kitapta beni asıl vuran şey başka: Ustanın o zekice, keskin gözlemleri... Özellikle kadınlarla ilgili o şahane betimlemeleri, duygularını ifade edişindeki o fütursuz çıplaklık ve sarsıcı samimiyet... İnsanın içine işliyor. Hiçbir maskeye sığınmadan, olduğu gibi, çırılçıplak anlatıyor sevmeyi de, yalnızlığı da. Velhasıl kelam; bavulu toplama vaktidir, yolumuz yine Şensoy’un odalarına düşüyor.