Hiç gözümü açmadım. Yaya ördü, Ozan çözüp bir daha ördü, yaya yol gösterdi, Ozan uslu bir öğrenciydi. İşlerinin bittiğini Ozan'ın yanağıma kondurduğu öpücükle anladım. Sonraki durak dudaklarımdı. Yüzlerimiz henüz uzaklaşmamışken yayanın sesini duyduk.
"Güzel Allah'ım yavrucaklarınızın saçını örmeyi de nasip etsin."
"Örebilir misin?" dedi yayaya. Ne heyecanlıydı sesi. Oysa istesem ben de örebilirdim, neyin heyecanına kapıldık bilmiyorum ama sihirli bir anın içindeydik.
Yaya "Niye örmeyeyim cancağızım," deyip "Çiceklerle bile süslerim," dediğinde Ozan'ın büyülü sesi "Bana da öğret," dedi. Yayla beraber ardıma geçti, saçlarım hünerli ellerde boğum boğum belik oldu. Beliklerime papatyalar sarıldı, arılar ise inci boncuğumdu.
Güzel bir gün nasıl başlar? Acaba yüz kişilik bir örneklem grubuna bu soruyu sorsalar kim ne cevap verir? Bana sorsalar, dün nasıl cevap verirdim bilmiyorum. Ama bugün hiç tereddüt etmeden cevap verebilirim. Gelin yastığına bırakılmış bir doktor reçetesi... Dünyanın en tesirli ilacı. Derman olmadığı dert yok. Kabuklu kabuklu yaralar, vadesi geçmiş pişmanlıkların izleri, keder yatakları, göz yaşından türemiş tuz gölleri, mavi boyanın bile örtemediği utanç duvarı seneler...