Ozan, Bahar'dan birkaç santim uzaklaşmak pahasına sırt üstü uzanıp göğe baktı, göklerde bir yer ile konuştu. "Kaç kere sordum, bir evet dedirtmedin, şimdi şu haldeyken mi olacaktı? Ben değil de o mu soracaktı?" Dudaklarını ısırıyordu durmadan.
Bahar da göğe çevirdi yüzünü. "Yüzüğümü vermedi ama olsun. Hem daha küçük şartlarımı duymadı, belki cevabı değişir."
"Ne şartı?" Telaşla sordu Ozan. Cevaptan korkarak cevap bekledi. "Bak şu sorunun, şu cevabın üzerine beni üzersen, cennet sana küser."
"Şey..." dedi Bahar. Ürkekti sesi. "Biraz zaman istiyorum senden," derken açıklamak ister gibiydi. "İşe başlayıp kendi paramı kazanmak istiyorum. Biraz harcamak, biraz biriktirmek, ne bileyim... Hemen yarın öbür gün deme. Bir ay iki ay sonra da deme."
İçinden neler demiyordu ki... Ama ağzını açsa bile konuşamayacak kadar mutlu hissetti. Bu yüzden kolları kıza uzandı, onu çocuk gibi kavrayıp göğsüne çekti. Nasıl nefes alacağını bile düşünmeden sıkı sıkı sardı. Dudakları binlerce şükür sıralarken Bahar'ın bir yerlerini öyle çok öptü ki "Sanırım nefes alamıyorum," diyen Bahar'ı duyması mucizeydi. Duyunca kolları gevşese bile sarmaladığı bedeni özgür bırakmadı. Özgürlük demişken, saçları ne güzeldi, ne özgürdü, ne başı boş dalgalar deniziydi! Parmakları coşkuyla o denize daldı, daldıkları yerden çıkamadılar ve Ozan fütursuzca gülmeye başladı. Bahar'ın yüzünü görebilmek için bir kol boyu geri çekilirken "Saçların uzadığında," dedi. Sesi yumuşacıktı, rica eder gibiydi, bal tadındaydı.