3 Haziran Pazartesi sabahı🖤💐 Vera pencereden giren güneşle erkenden uyanır, ama yataktan çıkmaz, sessizliği bozmak istemez. Saat yedi buçuğa doğru Nazım Hikmet kalkar. Yarı çıplak, her zamanki gibi koşarak kapıyı açacak, posta kutusundan mektupları, gazeteleri alacaktır. Sonra divana uzanacak, onları yutarcasına okuyacaktır. Kapının zincirini çıkaramaz, aralıktan sağ elini uzatır, postayla gazeteleri çekip alır. Yavaşça döner, fakat birden dizleri çözülür, yürüyemez. Can havliyle elini cebine atar, kalp hapını yanına almamıştır.
Karısı Vera’yı çağırmak ister, ama sesi çıkmaz. Gücü kalmamıştır, kendiliğinden kapanan kapıya dayalı, askılığın oraya yığılıverir. Oturur, bacakları uzanık, kolları iki yanına düşük, gazete ve mektuplar önüne saçık, mavi gözleri yarı açık orada can verir.
Nazım Vera’yı tanıdığı zamanlar ağır hasta haldeymiş. Vera’ya duyacağı derin aşkın onu ölüm döşeğine götüreceğini tahmin ettiği halde, gönlüne söz geçirememiş ve sevdalanmış.
Uzun zaman şiir yazmayan Nazım tüm hastalıklarını unutmuş ve Vera’sına şu satırları yazmış.
Bir yaz yağmuru yağdı içime
gümüş güvercinler uçtu damlarımdan
koştu yalınayak toprağım…
Nazım ölüm döşeğindeyken, ölmeden kısa bir süre öncede Vera’ya şu sözleri söyler;
"öldükten sonra yarım saat için uyanmak isterdim. bana bunca acı çektiren yüreğimi görmek, bir de senin ağlayışını işitmek için..."
Nazım'ın öldükten sonra Vera'nın gözlerinin önünde, ruhu bedeninden ayrılmış hâlini gösteren o fotoğrafa her baktığımda içimde bir hüzün olur.
O kare yalnızca bir vedayı değil, insanın kaçmaya çalıştığı en büyük gerçeği de anlatır. Bir gün hepimizin son nefesini vereceğini, kurduğumuz hayallerin,
biriktirdiğimiz anıların ve uğruna yıllar harcadığımız şeylerin geride kalacağını hatırlatır.
O fotoğrafa baktıkça zamanın aslında ne