Savaştan önce buna benzer bir yemekli toplantıda kişiler tümüyle aynı şeyleri söylerlerdi, ama bunlar değişik biçimler de söylenirdi, çünkü o günlerde sözcüklerin değerini farklı kılan bir çeşit dile getirilmemiş, ahenkli ve heyecan verici mırıldanma sözcüklere eşlik ederdi. O mırıltı, sözcüklere dönüştürülebilir miydi? Belki de bir şairin yardımıyla bu yapılabilirdi.
Manx kedisinin çimenlerin orta yerinde evreni sorguluyormuşçasına duruşunu izlerken eksik bir şey, farklı bir şey varmış gibi geldi bana. Ama eksik olan ya da farklı olan neydi, diye düşündüm,
yaşam ne denli güzel görünüyordu, meyveleri ne denli tatlıydı, öfkeler, üzüntüler ne denli boştu, kişi bir sigara yakıp pencerenin önündeki koltuğun yastıklarına gömüldüğünde, dostluk ve kişinin kendi cinsinden olanların eşliği ne denli hayranlık uyandırıcıydı.
O zamanlar İnanç Çağı'ydı; bu taşların derin temeller üzerine oturtulmaları için özgürce para yağdırılırdı ve taşlar birbirleri üzerinde yükselince, burada ilahiler söylenmesi, bilginler yetiştirilmesi için kralların, kraliçelerin ve büyük soyluların sandıklarından daha da çok para akıtıldı. Topraklar bağışlandı, vergiler ödendi. İnanç Çağı bitip Akıl Çağı geldiğinde, aynı altın ve gümüş akımı sürdü; burs vakıfları kuruldu, yeni kürsüler açıldı; ne ki bu kez altın ve gümüş, kralların sandıklarından değil, endüstri alanında servet yapmış erkeklerin para keselerinden, fabrikatörlerin ve tüccarların kasalarından aktı ve mesleklerini öğrendikleri üniversitede daha çok burs verebilmek amacıyla bu insanlar, vasiyetnamelerinde servetlerinin büyük bölümünü üniversitelere bıraktılar. Böylelikle yüzyıllar önce, otların rüzgarda savrulup domuzların çamurlarda yuvarlandığı yerde kitaplıklar ve laboratuvarlar, gözlemevleri, şimdi cam rafların üzerinde duran pahalı ve değerli cam aletler ortaya çıktı.