Kulağa her ne kadar şematik de gelse, bir ilişkide üç aşama olduğunu söyleyebiliriz: Aşık olma, hayal kırıklığı, gerçeği kabul etmek.
Başlangıçta sevilen kişi, hiç kusuru olmayan harika biridir, daha iyisi yok gibidir, onu idealize ederiz, onu neredeyse tanrısallaştırırız. Ve sevilen kişi gözümüzde ne kadar büyürse, biz kendimizi o oranda küçük görürüz. Bu o kadar ileriye gider ki, bir süre sonra böylesine mükemmel bir insanın bizi nasıl kabul ettiğini anlamayız.
İkinci aşamada, sevdiğimiz kişinin aslında her açıdan mükemmel olmadığını fark ederiz. Her koşulda karakterini korumayı başaramadığını ve bazen yanıldığını görürüz; elbette daha önce de var olan ama bizim algılayamadığımız bu özellikler bize üzüntü ve hayal kırıklığı hissettirir. Her ne kadar başlangıçta bu insanla hemen evlenmek ve yaşamımızın kalan kısmını onunla geçirmek istemiş olsak da ikinci aşamada, birden onun gitmesini isteyebiliriz, hem de sonsuza dek!"
"O zaman sevgi ne peki? "
"Sevgi, karşımızdaki kişiyi olduğu gibi kabul ettiğimiz üçüncü aşama. Yani onu ne Tanrısallaştırdığımız ne de şeytanlaştırdığımız aşama. O zaman onun iyi yanlanyla mutlu oluruz, zayıf yanlarını kabul ederiz. Ve zayıflıklarına rağmen olduğu gibi kabul ettiğimizde onun yanında mutlu oluruz. Ancak o zaman sağlıklı bir şekilde ilerleyecek olgun bir sevgiden bahsedebiliriz. Bir zamanlar kendi analistimin de
bana söylediği gibi, sevginin anahtarı karşımızdaki kişinin zayıflıklarını kabul etmekte, ilişki süresi boyunca içsel olarak ya da dışa vurmak suretiyle isyan etmeden bu zayıflıklara katlanmakta ve bu esnada gerçekten mutlu olabilmektedir. "
Kıskanç bir insanın korkacağı şey, sevdiği kişinin sadece ona ait olan bir şeyi 'diğer kişiye' (zaman içerisinde 'diğer kişi' olası tüm kişiler olabilir) verecek olmasıdır. Ama sevilen kişi bunu neden yapsın ki? Bu noktada farkında olmadan şu düşünceler devreye girer: Sevilen kişi 'diğer kişiyi' tercih ediyor, çünkü onu, kıskanç olan kişiden daha çok seviyor. Onu daha fazla seviyor, çünkü o daha iyi ve çekici biri.