İnsanlar kitapları seçmez. Bu büyük bir yanılgı. Hikayeler kendi okurunu kendi seçer. Bunu şiirin ihtiyacı olan kişiye ait oluşuyla karıştırmayın. Bu, başlı başına bir hikaye. Eğer bir kitap sizin okumanızı istiyorsa okursunuz; er ya da geç. Butimar da öyle kitaplardan. Her okuruyla kati surette bir hikayesi olan ve okunmak için karşımıza çıkan.
Esas hikaye ise 2015’in Nişantaşı’nda hayatla arası iyi olmayan bir psikiyatr ile başlıyor. Modern zamana ve modern zamanın şekillendirdiği insan tipine yöneltilen eleştirilerle hem de. Öyle uzaklarda aramadan, aslında her sabah aynada gördüklerimizle.Gerçek hastanın psikiyatrın ta kendisi olduğunu bilmeden gelen hastaların dünyasına misafir oluyoruz. Bir ara kendimizi akşam vakti bir müzenin bahçesinde padişah kaftanlarıyla dolaşırken buluyoruz. Yahut çarşafa bürünüp Bebek’te tur atıyoruz. Genetik biliminin gücü psikiyatrın kendi rüyalarını tasarlaması için bir kapı aralıyor. Ve “Ben de yapabilir miyim acaba?” sorularını akıllara düşürüyor.
Ve bir anda 20. yüzyılın başlarında o zamanki adıyla Revan, günümüzde Erivan olan Ermenistan’ın başkentinde buluyoruz kendimizi. O dönemlerde sadece Türk-Müslüman olan bir şehir. Aynı zamanda Azeri Türklerinin efsaneleri üzerine kurulu bir arka planı mevcut. Gökdelenlerden, alışveriş merkezlerinden, kalabalık kaldırımlardan sonra rahat bir soluk alıp o soluğu verinceye kadar bitiriyoruz ikinci kısmı. Sarı bir hikaye, yazarın deyişiyle. Derin. Yalnızca Butimar’ın, Yusuf’un ya da Behzad’ın hikayesi değil, senin benim hikayem oluyor bir yerde. İçinde simya da var aşkta. Çarlık döneminden Bolşevik Devrimi'ne uzanış, Hayyam'da var Şems'te, Sokrates'te var Tolstoy da. Doğu-Batı ve madde-mana çatışması. Ne hayal demeye dil varıyor ne gerçek. Tarihi bir roman değil, tarihi kaleme mürekkep yapıp