Öncelikle tarihi roman sevdiğimi ve uzun zamandır okumadığımı hatırlatan bu kitaba teşekkür etmeliyim. Tarihi roman da ne tarih ama. İttihat ve terakki, Osmanlı’nın buhran dolu son dönemleri, 2. Abdülhamid derken geçmişim geldi aklıma. 18 yaşıma az kala zamanlarda, aklımın fikrimin okuduğum her şeyden etkilendiği, geleceğimi şekillendirip karakterimi oturtmaya çalıştığım ne mühim yaşlarda merak sarmıştım tarihe. Aklım ve kalbim de etkilenmeye o kadar açıktı ki ne okusa ne görse benimsiyordu, sorgulamadan uzak, manipüle edilmeye pek müsaitti. Değiştiğim bu dönemlerde tarihi farklı bir şekilde görmek yeniden araştırma dürtümü tetikledi ve kitap bana bu anlamda yeni kapılar açtı. Tarihi roman diyorum ama tarihin ve dönemin aktarımı ile karakterler üzerinden akan bir kitap aslında. Taraflı, insanları etkilemeye çalışan bir tarih anlatımı söz konusu değil. Siz karakterler temelinde şahit oluyorsunuz olaylara ve aslında padişahın siyasi eylemlerini, yönetici kimliğini değil de bir arkadaşı ile sohbeti esnasında onun bambaşka taraflarını görüyorsunuz. Bu da önemli kişiliklerin de her şeyden önce bir insan olduğunu hatırlatıyor sizlere. Kitapta temel bir olay üzerinden ilerlemiyor, gördüğümüz tüm karakterler Osman’ın ölüleri. Kitap da bu şekilde başlıyor. Osman, ölüleri ile konuşuyor ve geçmişte yaşanmış, ölmüş insanların hayatlarını okuyoruz Osman eşliğinde. Kitabın son sayfalarına gelirken adeta film sahneleri gibi her karakterin yolculuğu gözlerinizin önüne geliyor. Kitabın ismi isyan günlerinde aşk ama ben aşkı sandığımız, bildiğimizden aşktan farklı şekilde algıladım. Ben kitapta aşktan ziyade karakterlerin aşk karşısındaki tutumlarını, davranışlarını gördüm. Her bir karakterin kişilik analizi gibiydi sanki kitap. Ama öyle güçlü tabirler ve anlatış tarzı ile aktarılmış