“ Bir an için keşke Yaylaköy’e hiç gitmemiş olsaydım dedi kendi kendine. O zaman annesinin sevgi dolu ve şefkatli olduğunu zannedecekti. Farkı bilmeyecekti. Üstüne bir umutsuzluk dalgası çöktü, edindiği farkındalıklığa lanet etti. Bu acıyı uzun süredir tatmamıştı, alışkanlığını kaybetmişti. Yumuşamıştı.”
Beklemek hepimizin bildiği bir şeydir. Bir saat, bir gün, iki ay veya sene, belki seneler boyunca beklemek. “Uzadı” dersin ama beklersin. Ne kadar zaman bekleyebilirsin? Meryem bana eşini 20 yıl boyunca bekleyen kadının hikayesinden bahsetmişti. Ona “devamını da anlat” dedim. “Bu klasik edebiyatta bilinen bir öyküdür. Adam savaşa gider savaş 20 yıl sürer. Dönüş yolunda kaybolur.” Kaybolan kim? “ diye sordum. Meryem adamın adını söyledi, hatırlaması güç, tuhaf bir isimdi. “Bir yirmi yıl daha ortadan kaybolur. Eşi hâlâ beklemektedir. Etrafında onu arzulayan ve evlenmek isteyen adamlar pervane olmaktadır. Kadınsa tezgahında dokuma yapmaktadır. Yaptığım dokuma bittiğinde içinizden birini kabul edeceğim, der. Gündüzleri tezgahına dokumasını yapar, geceleri dokuduğu şeyi çözer.” Hikaye beni çok etkiledi ama kendi kendime “Bu hikaye eksik” dedim. Beklemek böyle olmaz, beklemek hayatla birlikte ayrılmadan durur, alternatifi yoktur.