Evrenden bıktığımı size itiraf edeyim. Tanrı da benim kadar bıktı; nasıl üstümüze kaldığını bilmediğimiz bu aşkın sorumluluklardan bizi kurtaracak bir uykuya seve seve yatardık.
Sen benim düşmanımdın; hiç kimsenin böyle bir düşmanı olmamıştır. Ben sana hayatımı verdim, sense insanın en aşağılık, en alçak tutkularını, “nefret”, “gurur” ve “hırs”ı doyurmak için benim hayatımı harcadın. Üç yıldan az bir zamanda beni her bakımdan mahvettin. Benim için seni sevmekten başka yapılacak bir şey yoktu. Senden nefret etmek konusunda kendime izin versem, üzerinde yol almak zorunda olduğum, hâlâ da yol aldığım hayat çölünde her kayanın gölgesinin kaybolacağını, her hurma ağacının kuruyacağını, her kuyunun kaynağının zehirli çıkacağını biliyordum.
Tanrılar tuhaftır. Bizi cezalandırmak için yalnızca kötü huylarımızı kullanmazlar. İyi, yumuşak, insancıl, şefkatli yanlarımızla da mahvederler bizi. Sana ve ailene beslediğim merhamet ve sevgi olmasa, şu anda bu korkunç yerde gözyaşı dökmeyecektim.
Zaafım yüzünden kendimi acımasızca suçluyorum. Yalnızca bir zaaftı. Sanatla geçirdiğim bir yarım saat, benim için her zaman seninle geçirdiğim bir mevsimden daha anlamlıydı. Hayatımın hiçbir döneminde, “sanat” karşısında hiçbir şeyin benim için en ufak bir önemi olmamıştır gerçekte. Ama bir sanatçı için zaaf, hayal gücünü felce uğratan bir zaaf, cürüm demektir.
Korkma, kötülüklerin en büyüğü sığlıktır. Anlaşılan her şey doğrudur. Şunu unutma ki, okuması sana işkence olan ne varsa yazması benim için daha büyük işkence. “Görünmeyen güçler” sana çok cömertçe davrandılar. Tıpkı bir kristalde görünen gölgeler gibi, “yaşam”ın tuhaf ve trajik biçimlerini görmene izin verdiler. Canlıları taşa döndüren Medusa başına, senin bir aynada bakmana izin verildi. Sen çiçekler arasında özgürce dolaştın. Bense rengin ve hareketin güzel dünyasından koparıldım.