Eğer cehennemi bir zihin durumu olarak düşünürseniz, o zaman cehennemle kuşatılmış durumdayız. Başkaları, onların bize söyledikleri gibi yapmazsak cehenneme gideceğimiz konusunda bizi ikaz edebilir. Kötü haber! Biz zaten cehennemdeyiz, buna, bize cehenneme gideceğimizi söyleyenler de dahil. Hiçbirisinin, başka kişinin cehenneme gideceğini söylemeye hakkı yoktur. Çünkü zaten cehennemdeyiz. Başkaları bizi daha da derin bir cehenneme sokabilir tabii ki. Ama bu ancak bizim iznimizle olur.
Toplumsal rüyayı, dinlerin tanımladığı cehennemle mukayese edersek aynı olduklarını görürüz. Dinler, cehennemi bir cezalandırma yeri, korku dolu, acı ve ıstırap çekilen bir yer, ateşin sizi yaktığı yer olarak tarif eder. Ateş, korkudan kaynaklanan duygularla yaratılır. Öfke, kıskançlık, nefret duygularını hissettiğimizde, içimizde bir ateşin bizi yaktığını hissederiz. Cehennem rüyasını yaşarız.
İnsanlık ailesine baktığımızda, yaşam çok zordur çünkü korkular yaşamı yönetir. Dünyadaki insan toplumlarında gördüklerimiz; müthiş bir ıstırap, kızgınlık, intikam, bağımlılıklar, sokaklardaki şiddet ve devasa boyutlarda adaletsizliktir. Dünyadaki farklı ülkelerde bunlar farklı boyutlarda var olabilir ama yine de toplumsal rüya korku tarafından yönetilir.
Ödül aldığımızda kendimizi iyi hissederiz ve bu ihtiyacımız olan ödülü alabilmek için insanların bizden bekledikleri şekilde davranmayı sürdürürüz. Cezalandırma ve ödül alamama korkusuyla, kendimiz olmayan farklı bir kişiliğe bürünürüz. Başkalarının bizi görmek istedikleri gibi biri olarak onların onayını almaya çalışırız ve bir oyuncu olmaya başlarız. Kendimiz olmaktan korkarız, çünkü kendimiz olduğumuzda reddedilmekten korkarız. Reddedilme korkusu, yeterince iyi olamama korkusuna dönüşür. Sonunda olmadığımız biri haline geliriz. Annenin inançlarının, Babanın inançlarının, toplumun inançlarının, dinin inançlarının bir kopyası oluruz.