Ancak sadece tek bir Tanrı olduğunu ve konuşmacının dininden başka bir din bulunmadığını varsaymak çok yaygın olsa da bundan daha kibirli birşey de yoktur.
Romanın merkezinde Almanya’dan Anadolu’ya gelen, geçmişin yükünü ve hırsını taşıyan bir dede ile kendi hayatında “bir şey olamamış” hissiyle sıkışmış torun bulunuyor. Hikâye, torunun içsel sorgulamalarından başlayıp zamanla gerçeklikten koparak mitolojik ve düşsel bir evrene açılıyor. Bu evrende Hint destanlarındaki Hanuman figürü ile Anadolu anlatıları, özellikle Alevi-Bektaşi kültüründen izler iç içe geçiriliyor. Roman aynı zamanda bir savaş anlatısına dönüşerek bireysel kimlik arayışını toplumsal ve mitsel bir çatışmayla birleştirmeye çalışıyor.
Ancak kitabın en belirgin zorluğu, olay örgüsündeki geçişlerin aşırı hızlı olması. Bir sahne henüz zihinde oturmadan başka bir zamana, başka bir çatışmaya ya da doğrudan savaş atmosferine geçiliyor. Özellikle tek bir sayfa içinde olayların büyük sıçramalar yapması, okurun anlatıya bağlanmasını zorlaştırıyor. Bu hız, kimi yerde bilinç akışı hissi verse de çoğu zaman dağınıklık yaratıyor. Yazarın yoğun fikir yüklemesi yaptığı hissediliyor; sanki her düşündüğünü romana aynı anda yerleştirmek istemiş gibi.
Dil açısından da roman kolay okunan bir yapıda değil. Günlük konuşma dilinde sık karşılaşılmayan sözcüklerin sık kullanılması, metne yer yer şiirsel ve mitolojik bir hava katıyor; fakat bu durum anlatının akıcılığını azaltıyor. Özellikle hikâyenin zaten hızlı ilerleyen yapısıyla birleşince okur açısından yorucu bir deneyime dönüşebiliyor. Dil bilinçli biçimde ağırlaştırılmış gibi duruyor; bu da romanı popüler anlatıdan uzaklaştırıp daha “iddialı” ama daha sınırlı bir okur kitlesine hitap eden bir yere taşıyor.
Bununla birlikte romanın güçlü yanı, sıradan bir aile hikâyesini yalnızca gerçekçi düzlemde bırakmaması. Hint mitolojisi ile Anadolu mistisizmini aynı potada eritme çabası cesur bir tercih. Özellikle Hanuman figürünün
HanumanEser Erdost · Metinlerarası Kitap · 20252 okunma