Bu romanı okurken yalnızca bir ailenin hikâyesine tanıklık etmedim; Yafa’dan başlayan bir kopuşun, Lübnan’a uzanan sürgünün ve Amerika’ya savrulan bir hayatın içine düştüm. Sayfalar ilerledikçe coğrafyalar değişti ama acının dili değişmedi. Vatandan, topraktan ve hatıradan koparılmanın çilesi; nesilden nesile aktarılan bir yara gibi metnin her satırında hissedildi.
Kurgu, insanı içine çeken bir akışla ilerliyor; fakat anlatılanlar yalnızca geçmişe ait bir trajedi değil. Aksine, bugün hâlâ canlı canlı yaşanan bir soykırımın dünüyle yüzleştiriyor okuru. Filistinli her ailenin dünyanın dört bir yanına savrulmuş kaderi, bu hikâyede bir aile üzerinden görünür kılınıyor. Sürgün sadece mekânsal bir uzaklık değil; insanın kendisinden, dilinden, hatırasından uzaklaşması olarak da anlatılıyor.
Romanın en güçlü tarafı, bütün bu karanlığın içinde umudu diri tutması. Memlekete dönüş ihtimali, bir hayal olarak değil; kalpte taşınan bir söz, bir emanet gibi varlığını sürdürüyor. Okurken içimde hep aynı dua dolaştı: En kısa zamanda o güzel toprakların, asıl sahiplerine döndüğü günü görmek… Bu kitap, sadece bir edebiyat eseri değil; hafızaya tutulan bir kayıt, insanlığa bırakılmış bir tanıklık metni gibi okunmayı hak ediyor.
Ölümün gerçekliğini latif bir dille anlatan roman. Uzun zamandır roman okumuyordum. Hayatımın akışına renk kattı. Koşturmaca ile geçen günleri biraz yavaşlatmaya vesile oldu. Bir çok yönde düşündürdü. …”Bazen düşünüyorum da, acı, en somut fiziksel acı, dünyadan ayrılmamızı kolaylaştırmak için gönderilmiş olmalı.” Zorluğu , zorluklar ardında ki kolaylığı düşündüm bazen…
“Şimdiye kadar Latince’nin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur.” Bir insana bir şey açıklarken insani dilin önemini , dilin ruha dokunan tarafını düşündüm. Zor anlarda samimiyetle çıkan sözün tesirini veya acıyı kanırtan bir dil varlığını.
“Evet, babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.” Adımız, memleketimiz, vatanımız , anne babamız, vs. Kimlikte yazılan her şey bizim irademiz olmadan bize sunulan şey… ben kimim sorusunun en basit hali ie verilecek yanıtına dair resmi bir açıklama… aslında ben kimim sorunsunun cevabı hayatın son deminde çevrendekilerin vereceği cevapta gizli
Nasıl bilirdiniz ? Kitap bana bunu düşündürdü , bir bahçeden bir bahçeye uğurlanmak… yaşadığımız hayatın kimin hikayesini olduğunu sorgulamak. Rahmetli Şair Bülent Parlakında dediği gibi “ hepimiz ölecek yaştayız” kitapta güçlük kurgusuyla bu mısraları düşündürdü
Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 202514,6bin okunma
Onlarca ağacın yaşantısından, insan yaşantısına kök salan bir eser. İnce düşünceye , terapötik ilişkilere katkı sunar. Sessizliğin içindeki nefesleri işitmeye vesile olur.
Samimi söylem , doğal ve akıcı diyaloglarla Anadolu kültürünü derinden hissedeceğiniz bir öykü kitabı. Hayatın tam içinden. Olduğu gibi aktarılan yaşantılar.
Yunus'un izinde , Yunus'ça söylemi olan bir eser. Yazarla rû-be-rû hasbihaldesiniz. Hayatın ta kendisiyle, samimi bir dille hem hal oluyorsunuz. Akışta yol buluyorsunuz. Meşkle sarhoş olduğunuz bir demde , yazının feryadıyla deme dönüyorsunuz. Ne gereksiz romantizm nede rasyonalizm. Hayatın akşında gönle düşüp , dile yansıyanlar. Yazara müteşekkirim.