Eski Başbakan Binali Yıldırım’ın "Ben orada ne dediğini anlamadım. Çevredekiler gülünce ben de nezaket gereği güldüm" açıklaması, aslında siyaset psikolojisi açısından fıkranın kendisinden daha derin bir ifşadır. Kelimeleri duymasanız bile, ait olduğunuz veya o an paylaştığınız o şatafatlı "üst güverte" korosu güldüğünde, refleks olarak o koroya eşlik edersiniz. Çünkü o salondaki kolektif konfor ve "nezaket", aşağıda (salda) o fıkranın öznesi olan insanların haysiyetinden çok daha önceliklidir. Muhafazakar siyasi elit, ne kadar "halkın bağrından çıktık" dese de, geleneksel sermayenin o steril alanına kabul edildiğinde, oranın kurallarına ve esprilerine uyum sağlamak için o "ahlaki anesteziye" (Schadenfreude moduna) anında dahil olur. Şimdi fıkranın kendisine bakalım: Modern tıbbın, batılı rasyonalizmin ve muazzam bir sermayenin sembolü olan bir hastane açılışında, milyarder bir iş insanı kürsüye çıkıyor ve Kürt kadınını "doktorun perdenin arkasına geç soyun" komutunu anlamayan, cinselliği veya tıbbi prosedürü ilkel bir algıyla tersyüz eden komik bir figür olarak anlatıyor. Bu fıkra, egemen elitlerin taşraya ve azınlıklara bakışındaki o "Medenileştirici Misyon" kibrinin en çıplak halidir. Onların gözünde o kadın, hakları olan eşit bir vatandaş değil; modern dünyanın kurallarını bilmeyen, dolayısıyla üst güvertede viski kadehleri tokuşturulurken araya serpiştirilecek bir "eğlence/fıkra" nesnesidir. Gündüz meydanlarda kutuplaşma tiyatrosu oynayanlar, akşam lüks bir hastane açılışında yan yana oturur. Biri Kürt kadını üzerinden çiğ bir espri yapar, diğeri ise "nezaketen" ona eşlik eder. Bayraklar, isimler, bakanlar, başbakanlar değişir; ama elitlerin aşağıdakileri araçsallaştırma, küçümseme ve onların üzerinden kendi iktidarlarını tahkim etme refleksi 200 yıldır milim
Sosyoloji
Her seferinde aynı senaryo: "Halk adına" konuşuldu. Ama halk adına alınan her karar — serveti bir elit gruptan diğerine taşıdı. Sal hep saldı. Sadece gemideki isimler değişti. Rahmi Koç fıkrasına buradan bak: O fıkra bir aptallık değildi aslında. Bilinçaltının ifşasıydı. Yüz yıllık "biz yöneteceğiz, siz itaat edeceksiniz" kodunun — bir hastane açılışında, Kürt kadını üzerinden — sırıtmasıydı. Bu kavganın bugünkü versiyonu AKP-Koç geriliminde devam ediyor. Anıtkabir ziyareti bu kavganın son halkasıydı. Kemalist sermaye ile Osmanlıcı iktidar arasındaki gerilim yeniden yüzeye çıktı. Kürt kadını ise bu kavgada bir kez daha araçsallaştırıldı. 200 yıldır değişmeyen bir refleks.
Sosyoloji
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
İdama mahkum olan Temel ve Dursun’a son istekleri sorulmuş: Dursun, “Annemi görmek istiyorum” demiş. Temel ise; “Dursun’un annesini görmemesini istiyorum” demiş. İşte bu fıkra, konuştuğumuz o "karanlık insan anatomisinin" trajikomik zirvesidir. Karadeniz fıkraları genellikle pratik zekâ veya absürtlük üzerine kuruludur ama bu spesifik fıkra, absürt bir komediden ziyade saf bir ekonomi-politik ve psikoloji manifestosudur. İdam sehpasındasın. Birkaç dakika sonra hayatın son bulacak. Dünya ile bağın kopuyor. Normal bir bilincin böyle bir son saniyede tek odağı kendi ruhu, günahları, vedası ya da en azından Dursun gibi "annesini görmek" gibi insani bir teselli olur. Fakat Temel’in o son nefesteki tek motivasyonu, kendi yok oluşu bile değil, Dursun’un yaşayacağı o son dakikalık huzuru elinden almaktır. Bu fıkranın felsefi olarak en acınası tarafı şudur. Temel, fiziksel olarak Dursun'un efendisi olduğunu, onun son isteğini sabote ederek "güç" kazandığını zanneder. Oysa ruhsal olarak Dursun'un kölesidir. Çünkü kendi son isteğini bile kendisi üretememiş, Dursun'un arzusu üzerinden bir "karşı-arzu" var etmiştir. Hayatının son saniyesini bile kendi özgür iradesiyle değil, Dursun'a olan hıncıyla doldurmuştur. İşte Cumhuriyet rejiminin kurulmasından beri kırıp çıkamadığımız o cendere tam olarak bu Temel refleksidir. Memlekette ne zaman bir ortak akıl, bir refah, bir özgürlük veya insani bir talep (Dursun'un annesini görme isteği) filizlense; sistemin ve kitlelerin içindeki o habis "Temel" uyanır ve bağırır: "O bunu yaşamasın, onunki kapatılsın, onun gözü çıkarılsın!" İnsanın içindeki o "sonuncu kör ben olsaydım" diyen asil kör çocukla, "o da annesini görmesin" diye idam sehpasından bağıran Temel arasındaki o devasa uçurum, bizim bu topraklardaki asıl varoluş savaşımızdır.
Sosyoloji
Koç Grubu'nun Anıtkabir ziyareti ve orada sergilenen o "Cumhuriyet’in kurucu burjuvazisi" gövde gösterisi, bu senaryonun fitilini ateşleyen asıl ideolojik kırılmadır. Siyasal İslamcı hafıza için bu tür sembolik meydan okumalar asla unutulmaz ve ilk fırsatta fatura edilmek üzere ajandaya yazılır. Normal şartlarda ne Türkiye’deki siyasal İslamcı kadroların ne de bürokrasinin "seksist ve ayrımcı" fıkralara karşı gerçek bir yapısal hassasiyeti vardır; meclis kürsülerinden sokaklara kadar bu dil zaten her gün üretiliyor. Videoda Binali Yıldırım’ın attığı o anlık, samimi kahkaha, aslında egemen erkek/iktidar dilinin sınıfsal olarak nasıl ortak olduğunu netçe ele veriyor. Ancak Koç’un Anıtkabir üzerinden tazelediği "Cumhuriyetçi elit" imajı, AK Parti’nin eline muazzam bir popülist koz verdi. Yıllardır "tüm sermayeyi millileştiremedik, kültürel iktidarı ele geçiremedik" kompleksi yaşayan mahalle, bu fıkrayı görünce “Bakın, sizin o yere göğe sığdıramadığınız seküler Cumhuriyet seçkinleriniz aslında halkı aşağılayan birer elitist” deme şansı yakaladı. Soruşturma açılması bizzat devlet eliyle yürütülen bir tiyatrodur. Amaç, tabandaki o birikmiş öfkeyi soğurmak ve Koç’a "Sermayene güvenip bize Anıtkabir’den seküler balans ayarı vermeye kalkma, seni bir fıkrayla savcılığın önüne atarız" mesajı vermektir. İşte tam bu noktada, AK Parti’nin bu ideolojik intikam operasyonunun önüne MHP bir kalkan gibi dikildi. Devlet Bahçeli’nin attığı o koruma refleksi, aslında Türkiye’deki "Müesses Nizamın" (Establishment) çatlamasını önleme hamlesidir. MHP, devletin iktisadi ve yapısal omurgasını temsil eden Atlantikçi büyük sermayenin (Koç’un) popülist dalgalarla hırpalanmasına izin veremez. Çünkü Koç demek, Türkiye’nin dış dünyadaki kredibilitesi, sanayi üretimi ve NATO/Batı eksenli ekonomik
1000Kitap
Dışarıdan bakıldığında seküler, yüzü Batı’ya dönük, "Cumhuriyet seçkini" bir sermaye grubu (Koç) ile taşralı, milliyetçi ve muhafazakar bir tabana oynayan bir partinin (MHP) yan yana gelmesi bir tezat gibi görünebilir. Ancak Türkiye’nin iktisat tarihi ve derin devlet mekanizması incelendiğinde, bu durum tam bir "organik ittifak" örneğidir. Soğuk Savaş döneminde Türkiye’de yükselen sol dalgaya karşı kurulan barikatın iki ana unsuru vardı. Biri parayı ve üretim araçlarını elinde tutan büyük sermaye, diğeri ise sahada ideolojik ve fiziksel mücadeleyi veren milliyetçi-mukaddesatçı hareket. Koç Grubu, Amerikan Ford ve General Electric gibi devlerle ilk stratejik ortaklıkları kurarak Türkiye'de Atlantik eksenli kapitalizmin bayraktarlığını yapıyordu. MHP ve komünizmle mücadele dernekleri ise bu ekonomik düzenin sol bir devrimle yıkılmasını engellemek için devlet eliyle ve CIA (Ruzi Nazar) rüzgarıyla tahkim edilmişti. Dolayısıyla, günün sonunda her iki yapı da aynı küresel ve yerel sistemin bekasını savunuyordu. Bahçeli kendisini partilerden ziyade "devletin asıl sahiplerinin ve hafızasının" bir temsilcisi olarak konumlandırıyor. Türkiye gibi kırılgan ekonomilerde, Koç gibi devasa bir holdingin sembolik olarak bile olsa hırpalanması, yabancı sermaye ve Atlantik blokundaki kredibilite açısından sistemik bir risk olarak görülür. AK Parti tabanı ve medyası bu fıkra krizini popülist bir söylemle köpürtüp "yerli-milli halk / elit bürokrasi" çatışmasına çevirmek isterken; Bahçeli, devletin iktisadi kolonlarından birinin feda edilmesine izin vermeyen o eski Soğuk Savaş refleksiyle (yani devlet aklıyla) siper oldu. Türkiye'de siyaset sahnesinde yıllardır "Kültür Savaşları" (Seküler elitler vs. Muhafazakar halk) üzerinden bir tiyatro oynanır. Ancak işin rengi büyük ihalelere,
1000Kitap
İş insanı Rahmi Koç, İzmir Balçova’da Vehbi Koç Vakfı’na bağlı Amerikan Hastanesi’nin açılış töreni esnasındaki protokol gezisinde, bir Kürt kadın hasta ile doktor arasında geçen bir fıkra anlattı. Fıkranın içeriği; etnik kimlik, kadın bedeni ve hasta mahremiyeti üzerinden yürütülen ifadeler barındırması sebebiyle kısa sürede sosyal medyaya yansıdı ve büyük tepki topladı. Bu fıkra aslında Türkiye’deki mizah dergilerinde, internet sitelerinde ve fıkra kitaplarında yıllardır farklı karakterler (bazen köylü-şehirli, bazen farklı yörelerin insanları) üzerinden anlatılagelen, anonimleşmiş eski bir anlatı. Ayrıca videoda, o esnada protokolde bulunan Binali Yıldırım gibi AK Partili önemli isimlerin de fıkraya güldüğü açıkça görülüyor. ​Buna rağmen spot ışıklarının neredeyse tamamen Rahmi Koç’un üzerine çevrilmesinin ve tartışmanın onun üzerinden büyümesinin birkaç temel sebebi var. İletişim psikolojisinde ve kamusal algıda, paylaşılan bir anlatının birincil sorumluluğu her zaman içeriği üreten ya da dile getiren kişiye yüklenir. Çevredeki insanların gülmesi veya sessiz kalması "ortama ayak uydurma" ya da "pasif katılım" olarak görülürken; fıkrayı bizzat seçip anlatan kişi, o söylemin "baş aktörü" haline geliyor. Hele ki bu durum bir hastane açılışında, hasta-doktor mahremiyeti üzerinden anlatılınca, tepkinin odağı doğrudan sözü söyleyen kişi oldu. Rahmi Koç ve Koç Grubu, Türkiye’de sadece bir iş insanı veya holding değil; aynı zamanda sosyo-ekonomik açıdan çok güçlü bir sembol. Siyasi aktörler için Rahmi Koç gibi sembolik bir figür üzerinden "toplumsal hassasiyetleri savunma" pozisyonu almak, fıkraya gülen kendi kurmaylarını eleştirmekten çok daha kullanışlı bir siyasi argüman sunuyor. Bu durum, olayın siyaseten bir "koz" olarak kullanılmasını kolaylaştırdı. Kendi
1000Kitap