Gülcihan Oyman

Gülcihan Oyman
@filosofo
“Sanat uzun, hayat kısa, fırsat kaçıcı, deneyim aldatıcı, karar zor''
10/10
·90 syf.·
2019 495. kitabı
Çevremden gizlenerek -korkarak- korkuma karşı zor kullanarak - içten içe ve çok derinden sarsılarak- neredeyse yasadışı bir mücadeleydi yazı yazmak benim için... (Asım Bezirci ile olan bir söyleşi, Soyut Dergisi, 1965) Evet geldik Yanık Saraylar'a çıktığı günlerde edebiyat otoritelerini yıkan, yıktığı için hazmedilemeyen ve bir sürü saldırıya maruz bırakılan Yanık Saraylar'a.... Her incelememde Sevim Burak'ın çok değerli bir yazar olduğunun altını çiziyorum. Temin edebildiğim kitaplarının üzerine bir şeyler yazmak da o yüzden bir ödev benim için. Bir yazarın unutulmuşluğunun önüne bir nebze geçebilmek için onu sürekli hatırlatmak, onun üzerine elden geldikçe yazmak gerekiyor yani en azından değerini kavrayan her okurun öyle yapması gerekmektedir. Sonradan Aysel Kudret ismini alan annesi Marie Mandil Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmiş bir Yahudi’ydi. Babası ise Mehmet Burak adlı bir gemi kaptanı. 21 Yaşına kadar Kuzguncuk’un tepsindeki evlerinde yaşadı. Yahudi toplumunun arasında yıllarını geçirdi ve oradaki hayatının etkilerini metinlerine yansıttı... "Hikayelerimin üstünde biri gibi, değildim. Hikayelerimin hikaye oluncaya kadar başından geçenler benim başımdan geçenlerdi. Örneğin, yazdığım kelimelerin Oda-el çantası-teneke-masa-igne-tramvay'ın karşılığı kendimdim... Yazarken, zaman geçiyor, boyuna değişiyordum-nesne'lerle birlikte." (Kitap-lık no. 71 Nisan, 2004) Yanık Saraylar kitabından yer alan öyküler alışılmış düzyazı dilinin ötesine geçen bir nitelik gösterirler. Metnin içinde dil kuralları zorlanır; cümleler kırılır, sözcükler büyük harflerle yazılır, sözcükler ve cümleler tirelerle ayrılır. Başka bir deyişle metin bir parçalanma süreci içinde gelişim gösterir. (Yaşama Teğelli Öyküler, Seher Özkök sayfa 38) Yanık Saraylar ilk yayınladığı
Yanık SaraylarSevim Burak · Yapı Kredi Yayınları · 20181,011 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Tanrı bilgisi, insanın özgürlüğü gibi konularda, yetersizliği sonucu; gene usun araçlarını özünde taşıyan, ancak ustan daha çok bir nesne olan, düşünceyi uyandırmasıdır. Bu yüzden, felsefe yapmak, kendi kendini yakınlandırmak için, ussal bilginin sınırlarına değin varmaya çabalar. Her nesneyi iyiden iyiye gördüğünü sanan kimse, felsefeye yaraşır biçimde düşünmüyor demektir... Bilim yoluyla, varlığın bilgisi konusunda, her nesneyi kesinlikle kavradığına inanan kimse, bilimsel bir saçmalık içine yuvarlanmıştır.
Bilinç kendini iki yokluk arasında kurar. İnsan olmak bir yokluktan bir başka yokluğa gitmektir ya da daha doğrusu gidiyor olmaktır, gider durumda olmaktır. Ölüm yokluktan başka bir şey olmadığına göre iki ölüm arasında varolmak da diyebiliriz buna. İnsan bir yokluktan çıkar gelir ama bilinç bir yokluktan doğmaz, o dünyadan, tarihsel dünyadan, bir bakıma tarihin kendisinden doğar. İnsanlık tarihtir, birey olmak insanlıkta olmaktır. Bilinç doğrudan doğruya doğal insani bir ortamda oluşur, daha geniş çerçevede bir tarihte varlığına ve anlamına kavuşur.
Koşullar felsefeye ne kadar uygun olursa olsun filozoflar dünyaya çok az gelen insanlardır. Dünyanın yükünü çekmek ya da sorumluluğunu almak kolay değildir: filozofluk hamallıktan daha zordur. Hamal sırtından küfesini indirdiği anda hamal değildir. Banka memuru da bankadan çıktığı anda banka memuru değildir. Ama filozof uykusunda bile filozof olmak zorundadır. Her ülkede, her dönemde adı bilinen ya da bilinmeyen pek çok düşünür vardır. Hiç filozof yüzü görmemiş ülkelerin bile pek çok düşünürü vardır.
"Hamur yoğurmak istemeyen, beş gün un elermiş." (Yunan Atasözü)