selim koç profil resmi
istanbul
istanbul
165 okur puanı
10 Haz 2017 tarihinde katıldı.
  • sarsıldım son uykusunu uyuyunca arabistanın
    her eylem bir hamut gibi yerli yerinde kalınca

    sarsıldım son uykusunu uyuyunca bir hastanın
    eklemlerin yerini eklemsizlikler alınca

    ey güzel mavi güneş, sen çekici misin bir ustanın
    çekimserlik artınca kahramanlık azalınca

    durdum sarı güller gibi ilkyazma bir hastanın
    biraz askerce, biraz aşk gibi, biraz kalınca

    ey soyumdan ve aşkımdan yana olan kalbim
    her şeyden umut kesilir her şey kırık sen ufalınca

    oysa son provasını yapıyoruz bir büyük destanın
    sonsuz bir biçim olacak o herkes katılınca
  • Değişme insan için bütün diğer yaratıklardan farklı bir karakter arzeder. İnsan dışındaki yaratıklar için değişme ister içte ister dışta cereyan etsin bir halden bir başka hale dönüşmek suretiyle olur. Büyüme, küçülme, yenilenme, yıpranma, bölünme, bütünleşme gibi. Oysa insan her ne kadar görünüşte benzeri değişmeleri geçiriyormuş izlenimini verse de, esasta "varla yok arası" değişmenin vehametini yaşar. Yani insan her an verebildiği kararlarla insan oluşunu üstlenir veya reddeder. Hayra veya şerre rücu eder. Duası hayra veya şerredir. Karşı karşıya kaldığı sonuç bir katlanmayı gerektirir. İşte insanın hayvana nisbet edilemeyen temel vasfı buradan doğar. Bir nesne, bir özne değil; bir ortam.
    Nasıl bir ortam? Yok kavramının içinde yer bulduğu bir ortam. Değişebilirliği en uç noktalara ulaşabildiği halde, değiştirmenin en etkili yollarını bünyesinde barındıran bir ortam. Var kavramının kendi başına anlam kazanabildiği yegâne ortam. Varlığın görünenin ötesinde bilinip bulunabildiği bir ortam. Kısacası, yaratılmışlar içinde yaratılışın an be an farkedilebildiği oluş ortamı.
  • Marksizm,
    kıtlığın, egoizmin, toplumsal ve ahlaki uzlaşmazlıkların insanın
    durumunda içkin ve değişmez özellikler olduğunu özellikle reddetmekte
    ve gözlerini, toplumsal yaşamın herkesin rasyonel denetimi
    altında olacağı, toplumsal birliğin "aşkın" bir biçimine
    çevirmektedir. Kısacası Marksizm, toplumdaki ciddi çıkar
    çatışmalarının temel nedenlerinin ortadan kaldırılacağını tasarlamaktadır.
    Nitekim Marx ve Engels Kutsal Aile'de şunları yazıyorlardı:
    Eğer aydınlanmış özçıkar her türlü ahlakın ilkesiyse, insanın özel
    çıkarı insanlığın çıkarıyla uyumlu hale getirilmelidir ... İnsanı şekillendiren,
    içinde bulunduğu ortamsa, onun ortamı insanileştirilmelidir.

    Marksizm, Recht koşullarının tarihsel bir süreçte belirlendiğini,
    sınıflı toplumlara özgü olduğunu ve yakın bir zamanda ortadan
    kaldırılabileceğini iddia eder. Ne istenilen malların sınırlı olarak
    bulunması, ne sınırlı sempatiler, ne uzlaşmaz toplumsal ilişkiler ve
    bunlara denk düşen ahlaki ideolojiler, ne de toplumsal ilişkilerin
    saydam olmayan ya da maddi karakteri; bunların hiçbirisi, şu an
    kötü durumda olan insan türünün temel özellikleri olamaz. Bunların
    insanın temel özellikleri olduğunu varsaymak, başlı başına icleolojik
    -mevcut sınıfsal bağlarla işleyen toplumsal düzenin
    sürekliliğini sağlamaya hizmet etmesi anlamında ideolojik- bir yanılsamadır
    (Recht'in propagandası da bu yöndedir). Marksizm,
    aşkın ve birleşik bir bolluk toplumunun -egoizm ile diğerkamlık arasındaki,
    politikanın kamusal alanı ile sivil toplumun özel alanı arasındaki
    ayrımların, "insanoğlunun kamusal insan ile özel insan
    şeklinde bölünmesi"nin aşılmış olduğu bir
    toplumun-, yalnızca gerçekleştirilebilir olmakla kalmadığını, aynı
    zamanda tarihin gündeminde bulunduğunu, daha doğrusu işçi
    sınıfının ilkesel olarak bunu gerçekleştirmeye motive olmuş durumda
    ve bunu gerçekleştirebilecek güçte olduğunu varsaymaktadır.

    marksizm ve ahlak,steven lukes
  • Dünyada yüce ve yüce gönüllü olarak nelere imrenildiğine
    âşinâyım; ruhum bunlara büyük bir yakınlık hissediyor ve bütün
    alçak gönüllülüğüyle ikna edildi ki, kahramanın uğrunda mücadele
    ettiği şey benim de amacımdı. Onun mücadelesini düşünürken
    kendi kendime haykırırım: “jam tua res agitur” [Şimdi söz
    konusu olan senin işin].
    Kendimi kahraman olarak düşünebilirim; ama İbrahim olarak
    değil. Bana sunulan bir paradoks olduğu için, bu yüksekliğe
    ulaştığım zaman geri düşerim. Yine de hiçbir şekilde imanın bu
    nedenle aşağıda bir şey olduğunu düşünmüyorum, aksine o en
    yükseğidir. Aynı zamanda onun yerine başka bir şey önerme ve
    imanı küçümsemenin, felsefenin sahtekârlığı olduğuna inanıyorum.
    Felsefe bize imanın bir açıklamasını veremez ve vermemelidir
    de. Felsefe kendisini anlamalı ve herhangi bir şeyi almadan en
    azından herhangi bir şeyin hiçbir şey olmadığını düşünmeyi sağlayarak
    aldatmak yerine, aslında neyi önermesinin doğru olduğunu
    bilmelidir. Yaşamın gereksinimleri ve tehlikelerine âşinâyım.
    Onlardan korkmuyorum ve yiğitçe onları karşılamaya koşarım.
    Korkuya yabancı değilim, benim belleğim sadık bir eş ve benim
    imgelemim, bana hiç benzemeyen, bütün gün işinde sessizce çalışan
    ve akşamları benimle güzel güzel konuşabilen, beni de sadece,
    çizdiği resimlere -daima manzaralar ya da çiçekler veya pastoral
    idiller olmasa da- bakmak zorunda bırakan çalışkan bir hizmetçidir.
    Korkuyla yüz yüze geldim, ondan korku içinde kaçmayacağımı
    gayet iyi bilirim.
  • Karşı Devrimci; Amerikancı, Siyasal İslamcı, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı kuşakların bence en büyük talihsizliği, ideolojilerini besleyen tarihsel arka planın Necip Fazıl’ın “kurgusal tarih tezlerine” dayanıyor olmasıdır. İleride görüleceği gibi bu temelsiz, kurmaca tezleri yıkmak hiç de zor değildir.
  • Aynı şekilde bu müşâhedeyi tadan kimse de, a’yân-ı sâbitenin mevcutların hakîkatleri olduğunu; onların yaratılmamış olduklarını; Hakkın hakîkatinin yaratma ve teessürden münezzeh olduğunu; ortada Hak ve söz konusu a’yânın dışında üçüncü bir şey bulunmadığını öğrenmiştir.
    Bu durumda -zikrettiğimiz husus o kişi için geçerli ise- hiç bir şeyin bir başkasında tesiri bulunmadığını; eşyanın kendilerinde müessir olduklarını; illetler ve müessir sebepler diye isimlendirilen şeylerin de şeylerin kendilerinde zuhûru için gereken şartlardan ibâret olduklarını bilmesi gerekir; yoksa burada başka bir hakîkate tesir eden herhangi bir hakîkat söz konusu değildir.
  • Toplumumuzda iyice aşina olduğumuz, benlik duygusunun
    yitirilmesi olayına şaşırtıcı bir örgü içinde Albert Camus'un
    "Yabancı" adlı romanında rastlıyoruz. Romanın ana
    kahramanı, son derece sıradan bir Fransız. Bu adam annesinin
    ölümünü yaşıyor, sonrasında işe gidiyor, hiçbir bireysel
    ilgi duymadan bir takım ilişkiler geçiyor başından, kendi is
    temi dahilinde olup olmadığı belirsiz cinsel deneyimleri de
    oluyor bu arada. İlerleyen bölümlerde *bir adam öldürüyor
    kahramanımız ama kazayla mı yoksa kendini korumak için
    mi öldürdüğü meçhul. Cinayet suçuyla yargılanıp idam ediliyor
    ve tüm bunlar gerçekdışı bir çerçevedeymiş gibi anlatılıyor.
    Adam kendisine ne olduğunu bile fark etmiyor çünkü
    hiç kendisiymiş gibi davranamıyor. İster istemez Kafka'yı
    çağrıştıran bunaltan ve şok eden bir sis perdesine gömülçnüş
    bir kitapla karşı karşıyayız. Her şey bir rüyaymış izlenimini
    veriyor; adamın gerçek dünya ile tüm bağlarının kopmuş olduğunu
    fark ediyoruz. O ne cesaretten, ne de umutsuzluktan
    payını almış birisi. O, kendini bilmeyen bir adam. Ancak romanın
    sonlarında infaz saatinin yaklaştığı dakikalarda ucundan
    da olsa gerçekliğin ışığını görür gibi oluyor, George Herbert'in
    dizelerini anımsatırcasma:
    "Önündeki her şeye çarpan
    Yolunu yitirmiş deli bir gemi bu...
    Tanrım, yani kendim demek istiyorum"
    Yabancı bize, kendine tamamen "yabancılaşmış" günümüz
    insanının korku dolu iç dünyasının bir resmini çiziyor
    adeta.
  • Değişme kendi zıddını çatışarak ortadan kaldırırsa devrim ortaya çıkar. Bunu göze almayan devrime güç yetiremez. Toplumlardaki statüko değişikliği değişenlerin devrim iradesiyle belirir. Değişim devrime yönelmezse bastırılıp yönü değiştirilir, kanalize edilir, kokuşturulur. Değişim bu dinamizmini yitirince statüko için tehlike olmaktan çıkar, küçük bir kıpırdanma olarak kalır. Bu nedenle değişim devrime yönelme ye mecburdur.
    Demokrasilerde toplumun değişme talepleri, oluşturulan seçim kanallarıyla kanalize edilir, bastırılmaya çalışılır. Böylece değişme, statükonun bizzat kendisine yönelmeyecektir. Bazı şeyler değiştirilerek toplumun değişme talepleri karşılanacak fakat statüko hep yaşayacaktır. Bu durumda demokrasi, bir topluma egemen olan statüko için en iyi ayakta kalma aracı olacaktır. … Çatışmayı göze alması gerekmektedir. Zira, hiçbir toplum iç çatışmalardan arınmış değildir. Toplum değişimi, değişim çatışmayı, çatışma da devrimi doğurmaktadır. Bu işin yasası böyle kurulmuştur.
  • Yaratıcılık çok çelişkili bir bilinç ve varlık durumudur. Bu eylemsizlik üzerinden eylemdir. Lao Tzu'nun, wei-wu-wei dediği şeydir. Bir şeyin senin üzerinden olmasına izin vermektir. O bir yapma değil, olanak sağlamaktır. Bütünlüğün senin üzerinden akabilmesi için bir geçit olmaktır. İçi boş bambuya dönüşmektir, sadece içi boş bir bambuya.
    İşte o anda, bir şey olmaya başlar, çünkü insanoğlunun arkasında Tanrı gizlidir. Ona küçük bir yol aç. Küçük bir aralık bırak ki, üzerinden gelsin. İşte yaratıcılık budur. Tanrı'nın gerçekleşmesine engel olmamaktır. Yaratıcılık dinsel bir durumdur.
    O yüzden, bir şairin Tanrı'ya bir din bilgininden daha yakın olduğunu söylüyorum, bir dansçı daha da yakındır. En uzaktaki filozoftur. Çünkü ne kadar çok düşünürsen, bütün ile aranda yarattığın duvar o kadar yüksek olur. Ne kadar çok düşünürsen egon o kadar daha ortaya çıkar. Ego, geçmişte birikmiş düşüncelerden başka bir şey değildir. Sen olmadığın zaman Tanrı vardır. İşte yaratıcılık budur.
  • Ben din adamlarını ve politikacıları kötüleme konusunda ısrar ediyorum çünkü onun kırılacağı yer burasıdır. Dünyaya gelen küçük çocukları kötülemenin bir faydası olmayacaktır. Sıradan kitleleri kötülemek de yardımcı olmayacaktır çünkü onlar zaten koşullandırılmıştır; onlar sömürülüyorlar. Onlar acı çekiyor, onlar mutsuz. Fakat hiçbir şey onları uyandırmaz onlar derin uykudadır. Kötülemelerimizin yoğunlaşması gereken nokta, güce sahip olanlardır çünkü onların gelecek nesilleri kirletme gücü vardır. Şayet onlar durdurulabilirse yeni bir insana sahip olabiliriz
istanbul
istanbul
165 okur puanı
10 Haz 2017 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 35 kitap

  • Tasavvuf
  • Divan-ı Kebir
  • Varidat
  • Öze Dönüş
  • Muhammed Kimdir
  • İnsanın Dört Zindanı
  • Dine Karşı Din
  • Felsefi İnanç
  • Kaygı Kavramı
  • Ölümcül Hastalık Umutsuzluk

Beğendiği kitaplar 22 kitap

  • Varidat
  • Öze Dönüş
  • Muhammed Kimdir
  • İnsanın Dört Zindanı
  • Kaygı Kavramı
  • Aykırı Düşünceler
  • Felsefe Konuşmaları
  • Saatleri Ayarlama Enstitüsü
  • Harfler Kitabı
  • Etika