selim koç profil resmi
istanbul
istanbul
189 okur puanı
10 Haz 2017 tarihinde katıldı.
  • Ebû Hanife, Raşid Halifelerden sonra birbirinden ayrılan "hak" ve "güc"ün arasındaki
    amansız savaşta güçten ve güçlüden yana değil, haktan ve haklıdan yana olmuş ve
    bunu da kanıyla, belgelemiş biri. İmam saltanata karşı içtihadı temsil ediyordu. Tarih
    boyunca tüm saltanatların bariz özelliklerinden biri ise "ictihad"a düşman oluşlarıydı.
    Çok değil daha beş asır önce Sayda kadısının "ictihad yapıyor" jurnaliyle idamına
    ferman çıkartılan ünlü fakih Zeynüddin b. Ali (1505-1558)'nin suçu ve akıbeti de
    İmam Azam'ınkinin aynisi değil miydi?
    İctihadla saltanat yanyana eğleşmesi mümkün olmayan şeylerdi. Birinin yapısı
    dinamik diğerinin yapısı statikti. Tüm antik ve çağdaş saltanatlar düşünceye ve
    düşünen insana düşmandılar. İctihad ise düşüncenin, imanın yedeğinde ulaştığı zirve,
    yani aklın en soylu meyvesiydi.
  • Çağımızda Hristiyan halkların durumu putperest dönemindekinden
    daha az acı değildir. Birçok bakımdan özellikle
    de kitlelere yapılan baskı açısından pagan dönemden daha
    vahimdir.
    Ancak eski zaman insanlanyla günümüz insanları arasındaki
    farkı sonbalıann son günlerindeki bitkilerle ilkbaharın
    ilk günlerindeki bitkiler arasındaki farka bakarak görebiliriz.
    Sonbaharda doğada içten içe gerçekleşen ölüm dışa cansızlık
    olarak yansımaktadır; ilkbaharda ise görünüşteki cansızlık
    durumu, içten içe canlanma ve yeni bir yaşam formuna
    geçiş ile belirgin bir çelişki arz etmektedir.
    Aynı şey, eski putperest yaşamla bugünün yalnızca maddi
    olan yaşamı arasında bulunan görünüşteki benzerlikte de
    kendini göstermektedir: Putperestlik zamanındaki insanın
    içsel durumu ile günümüzdeki insanın içsel durumu tamamen
    farklıdır.
    O zamanlar esaret ve gaddarlık rejimi insaniann iç vicdanı
    ile tam bir uyum içindeydi, ve ileri atılan her adım bu
    uyumu daha da pekiştiriyordu; şimdi ise esaret ve gaddarlık
    rejimi insaniann Hıristiyanlık bilinci ile tamamen çelişki halindedir;
    ileriye atılan her adım ise bu çelişkiyi arttırmaktadır.
  • Üstelik piyasaya tapınan
    ferdin tapınma biçimi de açık seçik değildir. Emtiaya
    tanınan kutsallık, markaya atfedilen kuvvet, reklamın
    dua yerini tutması gibi hususları putpereste açıklamak,
    ona ihtiyaçtan nasıl uzaklaşıp, yalnızca piyasaya kulluk
    etmek gibi bir batıl dinin gereklerini yerine getirdiğini
    gösterebilmek oldukça zordur. Bugün piyasa dediğimiz
    kuruluş, dünün çarşı veya pazarından temelli farklılıklar
    gösterir. İnsanların pazar ve çarşı ile münasebetleri
    geçmişte ihtiyaçları giderecek nesneleri teminden ve
    insanların birbirlerini daha iyi tanımalarının bir vesilesinden
    öteye geçmiyordu. İnsanın hayatı bu derece iktisadi
    kıskaç içine alınmış değildi. Buna rağmen şeytanın
    sancağını çarşıya diktiği bilinirdi. Oysa bugün her yer
    piyasadır. Alım-satıma konu olmayan nesne kalmamış
    gibidir.
  • Mucizeleştirmeler aklı örten bir afyona dönüştü. Araştırma ve inceleme gereği duymayan, "Allah" deyince her şeye inanan, ya-şayan apaçık ayetleri (insan, tarih, hayat ve tabiat) mucize sayma-yan bir zihniyet sardı her yanı.
    Kuran kutsandı, mucizeler kitabı haline geldi. Esas büyük el-Kitab'ı (Kâinat Kitabını) işaret eden bir işaret parmağı olarak gö-rüleceği yerde bizzat kendisi en büyük kitap haline geldi. Kafasını küçük Kitaba (Kuran) sokan ve bir türlü büyük el-Kitab'ı (kâinat, evren) göremeyen zihinler türedi.
    Müslüman ümmet elindeki Kitap'ın her şey olduğunu sandı. Bütün her şeyi orada vardı. Çalkaladıkça kendinden yağ çıkan kap gibi sıkışınca çalkalamak yeterliydi. Okuyanlar, üfürenler, muska yapanlar, şifre arayanlar, cifr hesapları gırla gitti, gidiyor.
  • Nesnellik (objektivite), öznelliğin (subjectivite) özü ve
    temelidir. Zihnin (idee) dış dünya ile ilişki kurma ve
    gerçeklik (realite) ile ittisal etme sürecinde, akıl gelişip
    olgunlaşır, algılama düzeyi yükselir, idrak güçlenir, insanî
    manevî güçler artar :
  • Kadınlar aklen ve manen erkeklerden daha
    aşağıdadır.

    Namaz kılanın önünden bir eşek, köpek ya da
    kadın geçerse, kişinin namazı boşa gider.

    Cehennemi çoğunlukla kadınlar dolduracak;
    kadınlar zeka ve din konusunda eksiktir.



    Şeytani bir büyüklenmeyi yansıtan bu ifadeler,
    annelerimizi, kız kardeşlerimizi, ve eşlerimizi,
    özetle insan popülasyonunun yarısını takdir
    etmekten aciz erkek şövenisti bir zihniyetin
    ürünüdür (9:71; 33:35).
    Kadın düşmanı bu sözler, sözde "sahih" hadis
    kitapları yoluyla yanlış şekilde Muhammed'e
    atfedilmiştir. Zeka seviyesini, dogmaları ve batıl
    inançları sorgulayan insanlara verilen tepkiyle
    ölçersek, erkeklerin kadınlardan daha çok puan
    almadıklarını görürüz. Elçi ve peygamberlere
    zorba davranan önderlerin de çoğu erkektir,
    vefatlarından sonra getirdikleri mesajı çarpıtan
    önderlerin de.
    Biyolojik farklılıklar veya özel bir kaç durum
    dışında, erkeklerin ve kadınların her yönden eşit
    olduğu nitelendirilir. Kuran bunu açık şekilde
    "Birbirinizdensiniz / her biriniz bir diğerinin
    benzerisiniz" ifadesiyle dile getirir (4:25). Bu
    ifade aynı zamanda her iki cinsin ortak olan
    başlangıcını ve Allah'ın bizi kadın ve erkek olarak
    yaratışının nedenini, yani sevgi ve şefkati
    hatırlatır (30:21). Kadın ve erkek arasında sevgi
    ve şefkate dayalı bir ilişki yerine hadis
    kaynaklarında yansıtılan ise kibirli, şövenist ve
    kadınları himaye altına almaya çalışan
    davranışlardır. Ne yazık ki danışma ve seçim,
    yerini monarşi ve şeytani halifelik sistemine
    bıraktığında, Kuran'ın vahyedilişiyle kadınlara
    tanınan haklar birer birer alındı, ve Muhammed'in
    ölümünün üzerinden daha iki yüzyıl geçmeden
    Müslümanlar kadın düşmanı davranış biçimine ve
    İslam öncesi cahiliye dönemi uygulamalarına geri
    döndü.
    Muhammed zamanındaki kadın hakları, bir
    kadının kocası hakkında Muhammed ile
    tartıştığını bildiren 58:1 ayetinde güçlü bir
    biçimde yansıtılır. Allah o kadını Muhammed ile
    tartıştı diye azarlamaz; tam tersine kadının
    şikayetine arka çıkarak batıl inançları eleştirir.
    hadis ve tarih kitaplarının eleştirel bir yaklaşımla
    incelenmesi, Kuran'ın vahyi zamanında ve onlarca
    yıl sonrasında kadınların bireysel, toplumsal ve
    politik haklardan yararlandığı konusundaki
    ipuçlarının bu kitaplara bile yansıdığını ortaya
    koyacaktır. Tarih kitapları, Muhammed'in eşi olan
    Ayşe'nin, yaşlılık zamanında önder olup önemli
    bir topluluğa başkanlık yaptığını ve
    Muhammed'in ölümünden 30 yıl sonra
    gerçekleşen sivil bir savaşa katıldığını bildirir.
    Kuran'a göre, Meryem de İsa gibi dünya için bir
    işaret idi (21:91). Yine Kuran'da anlatılan bir
    olayda, İbrahim'in karısı erkek konukları
    karşılamış, sohbete katılmış ve onların yanında
    kahkaha atmıştır. Sohbete katıldı diye de
    azarlanmamış, tam tersine, o görüşmede, Allah
    onu İshak'a hamile olduğu müjdesiyle kutsamıştır
    (11:71).
    49:13 ayeti cinsiyet ayrımcılığını ve ırkçılığı su
    götürmez şekide reddeder, ve bir cinsin ya da bir
    ırkın diğerine üstün olmadığını hatırlatır.
    üstünlüğün tek ölçüsü erdemliliktir; alçakgönüllü,
    ahlaklı, toplumsal açıdan vicdan sahibi olan,
    diğerlerine yardım etmek için çabalayanlardır
    üstün olanlar.
    Kuran, kadın ve erkeğe tarafsız bir dille atıfta
    bulunan ve eşit muamele eden ayetlerle doludur
    (3:195; 4:7,25,32,124; 9:68-72; 16:97; 24:6-9;
    33:35-36; 40:40; 49:13; 51:49; 53:45; 57:18;
    66:10; 75:37-39; 92:3).
  • 33,34 Onlar kendilerine, doğal güçlerin gelmesinden veya Rabbinin emrinin gelmesinden başka
    bir şey mi bekliyorlar! Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Ve Allah onlara haksızlık
    etmedi, fakat onlar şirk koşarak kendilerine haksızlık etmişlerdi, yanlış; kendi zararlarına iş
    yapmışlardı. Bunun için, sonunda yaptıklarının cezası kendilerine isabet etti. Alay edip durdukları
    şey de kendilerini kuşattı.
    35 Ve Allah'a ortak koşan şu kimseler: “Allah dileseydi biz ve atalarımız Kendisinin
    astlarından hiçbir şeye tapmazdık ve O'nun astlarından hiçbir şeyden haram kılmazdık” dediler.
    Kendilerinden önceki kimseler böyle yaptılar. İşte elçiler üzerine, ancak açık-seçik bir tebliğden
    başka ne olur?
    36 Ve andolsun ki Biz her ümmete, “Allah'a kulluk edin ve tağuttan sakının” diye bir elçi
    gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına doğru yolu gösterdi, bir kısmına da sapıklık
    hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş?
    37 Sen, onların doğru yolda olmaları için hırs göstersen de, artık Allah, saptırdığı kimseyi
    doğru yola kılavuzlamaz. Onlar için yardımcılardan da kimse yoktur.
    38,39 Ve kâfirler, “Allah, ölen kimseyi diriltmez” diye en kuvvetli yeminleriyle Allah'a yemin
    ettiler. Hayır, Allah ölüleri, üzerine aldığı gerçek bir vaat olarak, onların, hakkında anlaşmazlığa
    düştükleri şeyi onlara açığa koymak ve gerçekleri örtbas eden kimselerin, yalancıların ta kendisi
    olduklarını bildirmek için diriltecektir.
    40 Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, Bizim ona sözümüz sadece “Ol!” dememizdir. O da hemen
    oluverir.
    (70/16, Nahl/33-40)
  • Osman'la Ebuzer arasında geçen mülk an layışına dair
    önemli bir kavga da, Abdurrahman b. Avf olayında cereyan
    etmiştir. Duna göre, bir gün Osman'ın eniştesi olan ve aynı
    zamanda Ömer sonrası halifelik için Şü ra'da ismi geçen, Avf'fın
    mirasını getirip Osman'ın önüne yığmışlardı. Bu mallar o kadar
    çoktu ki, Osman' la orada dikilen adamlar arasında engel oluşturmuştu.
    Bu durum üzerine Osman, Avf'a yönelik olarak şu
    sözleri söylemişti : "Ümit ederim Allah, Abdurrahman'a hayır
    versin. Zira o sadaka verip misafir ağırlıyordu. Şimdi gördüklerinizde malından geriye kalanlardır. Veziri ve danışmanı
    da olan Ka'b da bu sözleri teyid etmiş ve "Doğru söylüyorsunuz
    Ey Müminlerin Eıniri ! Helal kazandı, helal harcadı ve
    ardındakileri helal bıraktı. Allah ona dünya ve ahrette iyilik
    bağışlamıştır. Ebuzer, Osman ve Ka'b arasında geçen bu sözleri
    duyduktan sonra çılgına dönmüş ve yolda bulduğu bir
    deve kemiğini eline aldıktan sonra Ka'b'ı aramaya koyulmuştu.
    Ebuzer Ka'b'ı Osman'ın yanında buldu ve elindeki deve
    kemiğini kaldırıp Ka'b'ıın kafasına ind irdi, Ka'b'ın kafası yarıldı ve kanlar içinde kaldı sonrasında. Ve ardından Ebuzer bağırmaya
    başladı:
    -Ey Yahudizade! Sen ardında bu kadar mal bırakıp ölen birisi
    için, Allah ona dünya ve ahrette hayrı vermiştir mi diyorsun?
    Sen Allah'a sorumluluk mu yüklüyorsun?
    "Bir gün Peygamberle birlikte Uhud'a doğru yürüyorduk.
    ' Ey Ebuzer' dedi. 'Buyur Ey Allah'ın Resulü' dedim.
    '"Sermaye sahipleri öteki dünyada sefildirler."Ardından yine
    seslendi: 'Ey Ebuzer!' ' Anam babam sana defa olsun, buyur Ey
    Allah'ın Resulü dedim.' Dedi ki ' Allah yolunda Uhud dağı kadar
    servet dağıtsam, öldüğümde ondan i ki kırat kalmasını istemem.'
    -Ey Allah Resulü iki kantar mı?
    -Hayır iki kırat! Ardından şöyle dedi: ' Ey Ebuzer! Sen fazla
    olanı istiyorsun, ben az olanı . . . "
    Ebu zer, Peygamberle aralarında geçen bu konuşmayı aktardıktan
    sonra Osman'ın vezirine dönüp şu sözleri söyledi:
    -Allah Resulü bunu istiyor. Ey Yahudizade, sen, Abdurrahman
    b. Avf'ın bıraktıklarına helal diyorsun öyle mi? Söyle bakalım,
    Abdurrahman bu malı nereden getirdi? Allah ona gökten
    mi gönderdi? Yoksa halkın hakkından ve milletin elinin emeğinden
    mi topladı? Yemıin ederim ki bu malların sahibi kıyamet
    günü, keşke bu mallar akrep olup beni soksalardı diyecekler.
  • Lao Tzu, Upanişad yazarları, Budha ile Mahavira'nın yanısıra hep içlerde saklı duran gerçek "ben"in arayışında olup onu bulmak, tanımak için acılara katlanıp, içlerini arındıran bizim büyük ariflerimizin bile ne duyumsadıklarını bilmiyorum.

    Benim bulmuş olduğumun onların söz etmiş oldukları olduğunu söylemek istemiyorum. Şimdi benim o görünen benlerin arkasında bulduğum olgunun o gücün kendisinin olduğunu söylemek istemiyorum. Değil. Ancak, içimdeki gidi gücün bu olduğunu biliyorum. Şimdi ben kendimi duyumsuyorum. Bütün kişilerin kendilerine özgü güçleri vardır. Gönüllerin sayısınca aşk vardır. Biri bir gönlün aşkının adını başka bir gönülde tutuşmakta olan bir aşka verecek olursa, ona kesinlikle bağışlanmayacak bir suçlamada bulunmuş olacaktır. Şimdi ben, bu geçici görüntülerin arkasından doğup, dört bir yanımı kaplayan o olguya ne ad vereceğimi düşünüyorum. Ben? Tanrı? Salt gerçek? Salt varlık? Kesinlik? Yok, onu bir adın kalıbında tutsak etmek istemiyorum. Ne denli an olursa olsun, onu hiçbir nitelikle bulandırmak istemiyorum. Onu adlandırmanın ne gereği var? öğrenim görmesini mi istiyorum? Onu birilerine göstermek mi istiyorum? Bu adlar da ne oluyor? Şimdi ben, her şeye başka bir açıdan bakıyorken her şey değişmemiş midir? Bu adlar renklerini yitirmemiş midir? Önden bakıyoruz sözcükleri görüyoruz, her biri değişik boyutta kabarcıklar gibi, bu denizin üzerinde kendilerini göstermektedir. Ayrı birbirlerinden, ayn denizden. Alttan bakıyoruz, artık sözcük kabarcıklarını göremiyoruz. Bütün kabarcıklar bir oluyor: Anlamlarından oluşan salt bir varlıkbirliği,Deniz! Deniz ile bizler kıyıda durdukça denizdir. Ben, izleyici ben olarak kaldıkça denizdir. İzleyici beni de uzaklara silkeleyecek olsam, kuruluğu uzaklara silkeleyecek olsam ben deniz olurum, kuruluk deniz olur. Deniz de artık deniz değil. Peki nedir? İşte burada eşsizlik yeniden çıkagelir.
  • Burjuvazinin ilim ve sermayeyi uzlaştırıp birlikte yorumlaması budur. Para ile ilmin gayn meşru evliliğinden yeni teknik
    doğdu.
    Makina, ilim ve paranın birleşmesinin gayrı meşru çocuğudur. Alim ile zengin birbirleriyle evlendikleri zaman hangisinin karı
    hangisinin koca olduğu bellidir.
    İlmin yeni işlevi, yani dinin davacısı ve muhalifi olması; insanlığın hidayeti iddiasında olması ve ilme yapılan bütün o övgüler
    burjuvazinin işiydi. Bunu, ilmin kendisine ilerleme ve kudret ortamı sağlaması, yeryüzünde paranın egemenlik alanını
    genişletmesi için yapıyordu.
    İnsanlık için ilan edilen yeni slogan, “kudret, servet” idi, bu slogan burjuvazinin sloganıydı. Ama alim de onun lisanıyla bu
    sloganı söylüyordu. Biz şimdiye kadar bu slogan tarafından aldatıldık. Eski bir şairin ifadesiyle durum şöyle olmalıydı: ” Bilgi
    ve para nergis ve kırmızı gül gibidir, birlikte tomurcuklanmazlar.” Ama burada bu şekilde ortaya çıkmadı. Bu iki daimi
    düşman, yani paraya daima muhalif olan ve maddi hayattan bıkmış olan ilim ile, ulemaya ve ilme ihtiyaç duymayan maddi
    hayat birlikte bir anonim şirket kurdular. Yeni ilişkiler ve bugünkü insan meydana geldi. Bu, tüketim hayatının inşasıdır. Bu,
    ilmin paraya sağladığı yardımla doğan yeni hayat felsefesidir. Ama bunlar alimce sloganlardı.
    İlmin sadece dine muhalif olmakla kalmayıp, aynı zamanda felsefe ve ahlâka da aykın olması ve aykırı olmaya devarp etmesi
    tesadüfi bir şey değildir. Aslında ilmin yönü ve durumu da değişiyor. İlmin her zamanki endişe ve kaygısı eşyanın özünü ve
    zatını araştırmaktı, insanın gerçeğini, hayatı ve hedefi tanımaktı. Daha sonraki hedefi hakikati araştırmaktı. İlim bu hedefinden
    saptı. Benim sadece işaretler, eşyanın zahiri özellikleri, işaretler arasındaki ilişkiler ve maddi tabiat kanunlarını keşfetmekle
    işim var, dedi. O da hakikati bulmak için değil, bunları kudret ve menfaat kazanma yolunda istihdam etmek için.
istanbul
istanbul
189 okur puanı
10 Haz 2017 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 35 kitap

  • Tasavvuf
  • Divan-ı Kebir
  • Varidat
  • Öze Dönüş
  • Muhammed Kimdir
  • İnsanın Dört Zindanı
  • Dine Karşı Din
  • Felsefi İnanç
  • Kaygı Kavramı
  • Ölümcül Hastalık Umutsuzluk

Beğendiği kitaplar 22 kitap

  • Varidat
  • Öze Dönüş
  • Muhammed Kimdir
  • İnsanın Dört Zindanı
  • Kaygı Kavramı
  • Aykırı Düşünceler
  • Felsefe Konuşmaları
  • Saatleri Ayarlama Enstitüsü
  • Harfler Kitabı
  • Etika