Henri Barbusse

Henri Barbusse

Yazar
8.6/10
47 Kişi
·
89
Okunma
·
28
Beğeni
·
2000
Gösterim
Adı:
Henri Barbusse
Unvan:
Fransız Romancı / Şair / Gazeteci / Komünist
Doğum:
17 Mayıs 1873
Ölüm:
Moskova, 30 Ağustos 1935
Fransız şair, roman ve biyografi ya­zarı. I. Dünya Savaşı anılarını işlediği savaş aleyhtarı romanlarıyla tanınır. 17 Mayıs 1873′de Asnieres’te doğdu. Çocukluğu­nun bir bölümü İngiltere’de geçti. 1914′de 40 yaşını aşmış olmasına ve tüberkülozlu olmasına karşın gönüllü olarak Fransız ordusuna katıldı. Kendi İsteği üzerine cephede görevlendirildi. Savaşlardaki başarı­larından ötürü üç kez kahramanlık nişanı aldı. Sağlık durumunun kötüleşmesi üzerine 1917′de ordudan terhis edildi. Ordudan ayrıldıktan sonra savaş aleyh­tarı olarak birçok uluslararası barış örgütünde çalıştı. 1935′de Üçüncü Enternasyonal’in yedinci kongresine delege olarak katıldı. 30 Ağustos 1935′de son yıllarını geçirdiği SSCB’de zatürreeye yakalanarak öldü. Barbusse edebiyat yaşamına 1895′de yayımlanan Pleureuses (“Ağlayan Kızlar”) adlı şiir kitabıyla başla­dı. Şiirlerinde simgeci bir dil kullanan şair, roman çalışmalarında doğalcı bir anlatım benimsedi. İlk romanı Les Suppliants’ı (“Ricacılar”) 1903′de yazdı. Bunu 1908′de L’Enfer (“Cehennem”) adlı romanı izledi. Barbusse’ün uluslararası bir ün kazanması başyapıtı Le Feu: journal d’une escoude (Ateş) ile oldu. Bu savaş romanında, siperlerdeki Fransız asker­lerinin yaşantılarını bütün ayrıntılarıyla ve gerçekçi bir üslupla anlatır. Savaşı hazırlayanların değil, savaş­tan kazanacak hiçbir şeyi olmayan askerlerin açısın­dan bakarak savaşı eleştirir. Gönüllü olarak savaşa giden bir yazar olarak, savaş aleyhtarı görüşlerini kendi yaşadıklarıyla birleştirerek işlemiştir. 1917′de Goncourt Edebiyat Ödülü’nü alan bu roman, aynı yıl içinde İngilizce’ye çevrilmiş ve ABD’de üst üste yedi kez basılmıştır. Savaşın dehşeti ve yol açtığı yıkıntılar daha sonraki döneminde Barbusse’ü bir bütün olarak toplumu eleştirmeye götürmüş, savaş aleyhtarı çalış­malarını sol siyasal bir tutum içinde sürdürmüştür.
Adamı harekete geçiren şey, kadına duyduğu arzu, Kadını harekete geçirense, sıradan hayatından kurtulma ihtiyacı.
Kadın şanslı, adam hem tutkulu hemde usta yalancı. Artık gündüz bile gece sayılır kadına!
Artık tutkularının yarattığı kibirli öfkelerin içinde, katlanacakları tek mücadele bedenlerininki olacak, ya da kıskançlıklarının tuzağına düşecekler. Çünkü aynı günahın ortağı aşıklar, iki dosttan çok iki düşman gibidir..
Şeytan lanetlenmeseydi ve insan o ilk günahı işlemeseydi, her şey çok farklı olabilirdi.
Onların cezasını çekmemiz hiç de adil değil. Şimdi bana zevk veren şeyler yüzünden tövbe etmem gerekecek..
Sırlarını araladığım her kadınla günaha daha çok batıyorum. Bana ait olmayan her kalpte yer alma arzusu, beni daha yalnız bırakıyor. Sırrını saklayan her gizemle ve geçip giden her kadınla cezalandırılacağım..!
Ay’la güneş kadar yabancıyız birbirimize, ama kaybettiğimiz masumiyet ve ahlak kurallarına kayıtsız kalan utanç verici sefalet bizi aynı günahla bağlıyor. onunla Mezarlarımızı öpücüklerle kazıyoruz..
Bizzat Tanrı tarafından yasaklandı, ama merak galip geldi. masumiyetin cennetini terk ettim, İlahi zenginliğin yerine bir günahın yoksulluğunu koydum. Şimdi gök karardı, şeytanlar akbaba gibi peşimde..
herkesin geldiği ve çekip gittiği bir otel odası gibiyim. Kendime işlediğim günahların hesabını sormak gibi bir niyetim de yok.
Sanki kalbimle arama dünyalar girmiş gibi, sanki ölüm ayırmış duygularımla beni..
Peki, Tanrı nerede? Neden bu korkunç buhrana müdahale etmiyor? Neden bu korkunç mucizeyi bir başka mucize ile önlemiyor? Neden insanları sadece rüyalarında görebilecekleri bu sessiz matemden ve ızdırap’dan korumuyor?
272 syf.
·7 günde·9/10
Bir otel odasındaki delikten yandaki odayı gözetleyen isimsiz kahramanımızın şahit olduğu şeyler ve genel hayat hakkındaki görüşleri, çarpıcı sorgulamaları, yargılamaları ve sosyolojik çıkarımlarından oluşan eseri çok beğendim.

Kitabın büyük kısmında sanki kendi bedenine sıkışmış ve konuşamayan birinin içinden geçirdiği fısıltıları dinliyormuşuz havası veriliyor. Bu da ayrıca çok beğendiğim noktalardan biriydi.

Yazar bu eseri için her ne kadar röntgenci olarak görülse de "ben saf gerçeği anlattım." diyor. Yine eserde bu durum için "insanlar izlenmediğini düşündüğü zaman çok garip davranıyor." diyor.

Ayrıca eser için en eksiksiz ve en doğru tanımı yine yazarı yapıyor: "Doğal halleriyle yakalanmış bir insanlar defilesi."

Kısacası soranlara tavsiye etmekte tereddüt etmeyeceğim bir kitaptı. İyi okumalar. :)
272 syf.
·3 günde·10/10
Bazı kitaplar vardır, insanı dinlendirir. Bazı kitaplar vardır, size yalnız olmadığınızı hissettirir. Bu kitap böyle bir kitaptı. Otel odasının duvarındaki bir delikten tüm hayatı izleyen ve kendi hayatını unutan bir adam. Çok önemli çıkarımlar, hayatla ilgili çok derin cümleler var kitapta. Böyle büyük bir sosyal platformda, kitabın bu kadar az kişi tarafından okunmuş olması üzücü.
272 syf.
·8/10
Solipsizm bakış açısıyla yazılmış olan bu kitapta odasında bir delik açarak dış dünyayı inceleyen bir adamın hayattaki varoluşunu sorgulaması ve aşka, ilişkilere, ölüme farklı bir bakış açısıyla görmemize yardımcı oluyor. Peki nedir bu solipsizm felsefesi? “Yalnız ben varım, benden başka her şey yalnızca benim tasarımımdır” diyor. Daha anlaşılır biçimde söyleyecek olursak gerçekliği kendinden ibaret görmeye solipsizm diyebiliriz. Bana farklı bir bakış açısıyla yüzleşmemi sağladığı için beğendim. Sizinde içinde kendinize dair bir çok konuda durumlar bulacağınızı söyleyebilirim.
376 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Savaşı savaşarak yenebilir misiniz?
Savaş militarizm midir?
Savaşlar gelecek içinde kaçınılmaz mıdır?
Savaş nedir?
Henri Barbusse şöyle açıklamış; Savaş, sadizme kadar ulaşan kötülük yapmak, zalimliğe götüren bencillik ve çıldırasıya bir zevk duymak isteğidir.
Birinci Dünya Savaşı'nda Fransa cephesinde bir düzine asker arasında geçen olaylar, konuşmalar, yaşananlar.
Oldukça sarsıcı ve etkileyiciydi.
272 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Yine yıllar önce okumuş olduğum enteresan ve pek bilinmeyen bir kitap. Kitaptaki karakter Solipsist bir kişilik.

O halde biraz bu kuramdan bahsedelim. " Solipsizm (ya da tekbencilik), sadece bireysel ‘ben’in varlığını tanıyan aşırı idealizm içeren bir görüştür. Varlığı düşünceye indirgeyen idealizm zorunlu olarak tekbenciliğe varır. Her şey düşüncemizde varsa ve düşüncemizin dışında hiçbir nesnel gerçeklik yoksa, gerçek olan sadece bizim varlığımızdır demekten başka çıkar yol yoktur. İdealizmin bu zorunlu sonucuna göre öteki insanlar da ancak benim düşüncemde vardır.Öyleyse evrende tek gerçek sadece ‘ben’im."

Solipsizm sendromu ise, bir psikolojik rahatsızlık olup birey zihninde kendisini Dünya'nın dışında olmadığını hisseder. Devam eden soyutlama dönemleri bireyi bu rahatsızlığa hazırlar. Özellikle, bireyin boşlukta yaşamasının zaman içerisinde uzayan dönemleri gizilgüç gibi nitelenir.

"İnsanlar yiyecek ekmek ve yatacak yer buldular mı, düşünmekten kaçınırlar." diyen Voltaire'in bu görüşüne oldukça uygun düşen karakterimiz hiç çıkmadan kaldığı otel odasındaki bir delikten başkalarının hayatını gözlemleyerek çıkarımlarda bulunur.

Eh artık kitabı bulup da okursanız ne demek istediğimi sanırım anlarsınız.
272 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Fransız yazar Henri Barbusse’ün ilk kitabı olan Cehennem, 1908’de ilk defa okurla buluşmuş ve beklenmedik derece bir satış başarısı yakalamış. Bana katılır mısınız, bilmem lâkin, daima yazarların ilk kitaplarının en önemlisi ve iyisi olduğunu; ilk kitaptan sonrakilerde biraz tekrara düşme, ilkinin başarısına yakalamaya çalışan yazarların maraton koşuşu gibi düşünürüm öteki metinleri. “Cehennem” odasında bir delik açarak dış dünyayı inceleyebileceği bir manzaraya sahip olan isimsiz bir adamın peşinden şekilleniyor.

Okuru, bir kapı arkasına asılmış bir askılık gibi, duvardaki delikten öteki hayatların sancılarını, yaşamlarına ortak olmayı ve belki de başkasının dertlerini, sorunlarını dinledikçe, kendi acını unutmaya davet ediyor. Aslında, başkasının acısı demek ne kadar doğru bilemedim şimdi; kim bilir başkalarının hayat sorunları utanç duyuracak dahi olsa, insanlara acı veren kederlerin, senin haz kaynağın olabilme ihtimalini çok güzel yansıtmış. Yazarın ana karaktere hikâyede bahşettiği konum; biz okurlara, bir ressamın tablosunu görmeye gelmesini istediğin yığın kalabalığın gözü gibi düşünebiliriz; Peeping Tom’un gözüyle röntgencilik edebiyatı. Fazlasıyla kişisel -ki kesinlikle onu özel ve güzel kokan tarafı bu- bu metin, genellikle güneşin battığı, karanlığın hakim olduğu kentte anlatılır; Hasta adam ve doktorlar, ölümden söz eden iki sevgili, böcek bilimi hakkındaki sohbet ve Papaz-hasta adam arasındaki bölümler favorim. Barbusse, Maksim Gorki, Lenin, Nurullah Ataç, Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali’nin övgüyle söz ettiği bir isim olduğunu belirtip, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap’tan biri olduğunun altını çizeyim.
272 syf.
"Yaşama duyduğumuz öfke dışında bir cehennem yok."

Kitap felsefi olarak yoğun bir anlatım olan kendi içindeki konuların anlatımıylada insanın bunları düşünmesini sağlayan sağlam bir sürükleyiciliği ve akıcılığı olan güzel bir eser.

Solipsizm felsefesinin derin bir incelemesi olduğunu kitabı okudukça kahramanı anlamaya çalıştıkça ben de anladım. Mesala kitaptaki şu cümle "İnsanları sevdiğim için değil.Zaten insanları sevdiğimiz doğru değil.Hiç kimse insanları sevmedi, sevmiyor ve sevmeyecek de.Kendim için, sadece kendim için,bir çeşit ölüm gibi, duyguların, huzurun, hatta hayatın üzerinde olan bu eksiksiz gerçeğe ulaşmaya ve ona sahip olmaya çalışıyorum." Ben merkezli düşüncenin bütününde bütün insanların yaşadığı duyguların yaratığı çaresizliklerin, acıların, mutsuzlukların vb bir sürü sosyolojik duygunun anlatıdığı ya da acığa vurulduğu ve kendisininde bunlar için cevap bekleyen kahramanın yoğun duygu karmaşasının anlatıldığı bir kitap.Bazı noklarda benim daha önce hiç düşünmediğim amaiçimizde var olan ve belki çoğumuzundan içinini kemiren var olmak, ölmek, bir dine ınanmak ve bir şeylere bağlı kalarak başka bütün düşüncelere kendimizi kapatmak gibi gibi bir sürü felsefi düşüncenin incelemesi.

Biz yaratılırken bize verilen erdem, inanç ve özgürlük bizim hayatlarımıza etkileri seçimlirimiz ya da seçemediklerimiz.Kalbin ve aklın karşısında durduğu karmaşık duyguların sorgulayıcı ve bunları destekleyici düşüncelerini sağlam bir etkiyle anlatıp okuyanıda kişiyi de düşündüren yoğun bir kitap.Birde kitapta sürekli üzerinde durduğu yalnızlık ve hiçlik var Hepimizin hayatın içinde yalnız ve bir sürü sonra hiç olacığımız ve karanlığın ve yalnızlığın, oldukları yeri ve geçtikleri zamanı sildiği insanlar olduğumuz. İşte yazar bütün bunları felsefi olarak destekleyen düşüncelerle birleştirip bir otel odasında bir delikte karşı odayı izlerken kahramanımız gayet açık ve anlaşır ama yoğun bir şekilde bize anlatıyor.

Farklı düşünmeyi farklı bakabilmeyi ve bunları saygıyla karşılamayı öğrenmek için bence okunması gereken bir kitap:)
284 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Henri Barbusse, 1.Dünya Savaşı' nda savaş karşıtlığı nedeniyle ordudan atılmış. Aydınlık kitabını okurken bu karşıtlığı, nedenlerini net bir şekilde anlayabiliyoruz.
Kitap başkarakterlerinden Simon Paulin fabrikada memur. Marie ile evli. Fransa-Almanya arasında savaş başlıyor.
Pencerelerin ardına sinen bir savaş. Yaşanılan bir mahallede, sıradanlıkta savaştan uzak, savaşa dair düşüncelerin izlenimlerini okuyoruz önceleri. Sıradanlık, tek boyutluluk, yavanlık, tükenmiş zaman dilimleri bizleri çevreleyen günlük standart hayatın daralması gözümüzün önünde okurken beliriyor.
Simon da orta yaşlarında ve savaşa katılıyor. Savaşın psikolojik değişimleri, anlamsızlık, bilinmezlik, özlem, acı, sorgulama, boşluk, karşı çıkılsa da yaşanılması zorunlu kavramlar. Savaşın yorgunluğu, ölümün, öldürmenin dehşeti ve sorgulaması.
Barbusse bize insanlığın benzerliğini, savaşın burukluğunu, değişimini, değiştirdiklerini öyle ustalıkla sade ve duygulu anlatıyor ki zamansız bir yapıtı okuyoruz.
Gizlerle dolu bilemeyeceğimiz 'Aydınlık' umutlar ve hayat.
400 syf.
·5 günde
Osman Balcıgil okurken keşfettiğim bir kitap daha.
Henri Barbusse ‘den Ateş: Bir Takımın Güncesi

Henri Barbusse birinci dünya savaşı sırasında gönüllü olarak Fransız ordusuna katılmıştır. Savaşı bütün dehşet ve vahşetiyle iliklerine kadar yaşamış bir yazardır. 1917 yılında yaralanır ve askerden terhis edilir. Savaşa tamamen saf ve o tüm savaşa gönüllü katılan askerler gibi daha çook milli duygularla katılmış ancak savaş sırasında gördükleri ve yaşadıklarıyla aslında savaşların iç yüzlerini anlamış, önce pasifize olmuş, sonrasında da sosyalizme doğru kaymıştır. Ordudan terhis olduktan sonra da 1917 yılında ateş kitabını kaleme almıştır.
Kitabın her bir satırında Henri Barbusse ile savaşı iliklerinize kadar hissedeceksiniz.

Kitap hakkında ve eleştirmenlerin yorumlarıyla ilgili yaptığım araştırma da, kitabın Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok kitabı kadar okunası olduğu yazmaktaydı. Ben henüz O kitabı okumadım. Kütüphanemde bekliyor. O kitabı da bu kitaptan sonra aldım. Bu kitap savaşta Fransız cephesinden yazılmışken anladığım kadarıyla diğer kitap Alman cephesinden yazılmış. Ama ikisinin dili de ortak.

Ateş kitabı’nın bir diğer özelliği de Türk Edebiyatı’nın eskiden ünlü şimdi ise unutulmaya yüz tutmuş yazarı Suat Derviş tarafından yazılmış. Ben de kendisiyle bu kitao sayesinde tanıştım doğrusu ve bunun hemen ardından da Suat Derviş’le ilgili biyografik bir roman bitirdim.

Ateş kitabının bende merak uyandırıp okumamı sağlayan kişi ise çok sevdiğim yazar Sabahattin Ali’dir. Sabahattin Ali ölmeden önce bu kitabı okuyabilmiş ve hem kitap hem de yazarla ilgili methiyeler dökmüştür. Onun sevmesi benim için kitabı almama başlı başına bir sebepti.

Nazım Hikmet Ran ‘inde kitapla ilgili mutlaka okunması gereken kitaplar arasında olması tavsiyesindendir. Hatta kitabın arka kapağında da “ Ateş’i okumayan bir işçi, bir emekçi ve aydın kafası bir parça yarımdır... Bence bugün Henri Barbusse için yapılacak ilk iş Ateş’in Türkçeye çevrilmesi olmalıdır” demiştir. Bu acele tavırda benim merakımı biraz daha ayaklandırmaya yetmiştir.

Henri Barbusse’nin de Nazım Hikmet’inde yahut kitabı öven onlarca kişininde siyasi görüşüyle hiç ilgilenmedim. İlgilenmiyorum. Tamamen genel kültür amaçlı ve geçmiş tarihe, dönem kitaplarına biraz meraklı bir okur olarak aldım okudum. Koleksiyonuma kattım. Bence hayata geniş pencereden, farklı açılardan ve taraflardan okumayı, düşünmeyi, kafa yormayı ve biraz da dönem ve tarih kitapları seviyorsanız okuyabilirsiniz. Savaş kitapları seviyorsanız film gibi bir kitap okuyacağınızı söyleyebilirim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Henri Barbusse
Unvan:
Fransız Romancı / Şair / Gazeteci / Komünist
Doğum:
17 Mayıs 1873
Ölüm:
Moskova, 30 Ağustos 1935
Fransız şair, roman ve biyografi ya­zarı. I. Dünya Savaşı anılarını işlediği savaş aleyhtarı romanlarıyla tanınır. 17 Mayıs 1873′de Asnieres’te doğdu. Çocukluğu­nun bir bölümü İngiltere’de geçti. 1914′de 40 yaşını aşmış olmasına ve tüberkülozlu olmasına karşın gönüllü olarak Fransız ordusuna katıldı. Kendi İsteği üzerine cephede görevlendirildi. Savaşlardaki başarı­larından ötürü üç kez kahramanlık nişanı aldı. Sağlık durumunun kötüleşmesi üzerine 1917′de ordudan terhis edildi. Ordudan ayrıldıktan sonra savaş aleyh­tarı olarak birçok uluslararası barış örgütünde çalıştı. 1935′de Üçüncü Enternasyonal’in yedinci kongresine delege olarak katıldı. 30 Ağustos 1935′de son yıllarını geçirdiği SSCB’de zatürreeye yakalanarak öldü. Barbusse edebiyat yaşamına 1895′de yayımlanan Pleureuses (“Ağlayan Kızlar”) adlı şiir kitabıyla başla­dı. Şiirlerinde simgeci bir dil kullanan şair, roman çalışmalarında doğalcı bir anlatım benimsedi. İlk romanı Les Suppliants’ı (“Ricacılar”) 1903′de yazdı. Bunu 1908′de L’Enfer (“Cehennem”) adlı romanı izledi. Barbusse’ün uluslararası bir ün kazanması başyapıtı Le Feu: journal d’une escoude (Ateş) ile oldu. Bu savaş romanında, siperlerdeki Fransız asker­lerinin yaşantılarını bütün ayrıntılarıyla ve gerçekçi bir üslupla anlatır. Savaşı hazırlayanların değil, savaş­tan kazanacak hiçbir şeyi olmayan askerlerin açısın­dan bakarak savaşı eleştirir. Gönüllü olarak savaşa giden bir yazar olarak, savaş aleyhtarı görüşlerini kendi yaşadıklarıyla birleştirerek işlemiştir. 1917′de Goncourt Edebiyat Ödülü’nü alan bu roman, aynı yıl içinde İngilizce’ye çevrilmiş ve ABD’de üst üste yedi kez basılmıştır. Savaşın dehşeti ve yol açtığı yıkıntılar daha sonraki döneminde Barbusse’ü bir bütün olarak toplumu eleştirmeye götürmüş, savaş aleyhtarı çalış­malarını sol siyasal bir tutum içinde sürdürmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 28 okur beğendi.
  • 89 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 216 okur okuyacak.
  • 3 okur yarım bıraktı.