Sessiz Çığlık: Varoluşun Kaygısı Üzerine
Her sabah uyanıyoruz. Göz kapaklarımızı araladığımızda içine düştüğümüz gerçeklik, sanki biz yokken de var olan bir sahne gibi. Oyuncular rollerini ezberlemiş, replikler ezelden belirlenmiş. Bizse, sahneye sonradan çıkmış bir figüran gibi şaşkınız: “Ben kimim? Neden buradayım?”
Varoluş, yalnızca bir "olmak" hâli değildir. Aynı zamanda bir "bilmek", "anlamak", "sorgulamak" ihtiyacıdır. Ve bu ihtiyaç, çoğu zaman kaygı doğurur. Çünkü cevaplar yoktur. Ya da her cevap, beraberinde yeni bir boşluk getirir.
İnsan, sınırlı bir ömürde sınırsız anlamlar arar. Bu arayış, bazen bir inançta, bazen bir aşkta, bazen de bir kitapta vücut bulur. Fakat ne yaparsak yapalım, içimizdeki o derin boşluk, zaman zaman başını kaldırır. O sessiz çığlık: “Bu hayatın anlamı ne?”
Varoluşsal kaygı, insanın özgürlüğüyle baş başa kalmasının sonucudur. Sartre’ın dediği gibi, insan mahkûm edilmiştir özgür olmaya. Seçmek zorundadır. Ve her seçim, diğer olasılıkların ölümüdür. İşte bu yüzden yaşam, sürekli bir yas sürecidir: Seçemediklerimizin, yaşayamadıklarımızın ve asla bilemeyeceklerimizin yasını tutarız içten içe.
Toplum bizden belli rolleri oynamamızı bekler. Başarılı olmak, evlenmek, çalışmak, tüketmek. Ama içimizde bir yer, bu sahte ritüellerin ötesinde bir anlam arar. O anlamı bazen gökyüzüne bakarken, bazen bir şiirde, bazen de bir çocuğun gülüşünde seziveririz. Fakat elimizi uzattığımızda, o anlam yine kayar ellerimizin arasından.
Belki de mesele, bir anlam bulmak değil; anlam arayışının kendisinde bir anlam bulabilmektir. Çünkü insan, yanıtların değil, soruların varlığıyla insandır.
Ve belki de, varoluşun kaygısını taşıyabilmek, en büyük cesarettir.