Sevmek Pazarlık Değildir
İnsanlık tarihi boyunca sevgi, en çok yazılan, en çok konuşulan ama en az anlaşılan duygulardan biri oldu. Onunla ilgili her çağda şiirler yazıldı, şarkılar bestelendi, destanlar anlatıldı. Ancak yine de insan, sevmeyi öğrenemedi. Çünkü sevginin ne olduğunu değil, neye dönüşmesini istediğimizi daha çok konuştuk. Çoğu zaman sevmeyi; bir karşılık, bir ödül, bir kazanım olarak kurguladık. Sevmeyi; bir pazarlık masasına oturup, “Ben sana bu kadar verirsem, sen de bana şu kadar vereceksin” diyerek anladık. Oysa sevmek, pazarlık değildir.
Birini sevmek, onu olduğu gibi kabul etmek demektir — eksikleriyle, geçmişiyle, düşünceleriyle, suskunluklarıyla. Pazarlık ise, kabul değil; değiştirme arzusudur. Pazarlıkta amaç kazanmak, sevgideyse anlamaktır. Bir pazarlık ilişkisi, iki tarafın çıkarını gözetir; sevgi ise iki tarafın varoluşunu birbirine yaklaştırır. Bu yüzden pazarlık bozulduğunda insanlar uzaklaşır; ama sevgi bozulduğunda, insan kendine yaklaşır. Çünkü sevginin kaybı bile bir şey öğretir; pazarlığın kaybı sadece boşluk bırakır.
Sevginin doğasında koşulsuzluk yoktur ama beklentisizlik vardır. Yani sevgi mutlak bir fedakârlık değildir; fakat yaptığı her şeyin karşılığını istemek de değildir. Birini severken ona vereceğin şeyin ölçüsünü, karşılığında alacakların belirliyorsa, bu bir ticaret ilişkisidir. Kalbin değil, zihnin ürünüdür. Ve zihin, sevgiyi hesapladığı anda onun sıcaklığını kaybeder.
Varoluşsal açıdan bakarsak; sevgi, insanın ötekiyle kurduğu en derin temastır. Bu temas, karşılıklı bir hak iddiasına değil, varlığın birbirinde yankı bulmasına dayanır. Birini sevmek, onun varoluşuna “evet” demektir. Sartre’ın deyişiyle, öteki cehennem değildir; bazen öteki, insanın kendini aşma çabasında bir aynadır. Ve bu aynaya bakarken ne kazandığın