İncelememe şunu söyleyerek başlamak istiyorum; Martin Eden asla tek başına bir aşk romanı değildir. Sebeplerime gelmeden önce kitap hakkında kısa bir bilgilendirme geçeceğim.
Kitap, Jack London tarafından 1909 tarihinde, naturalizm ve realizm akımı etkisinde yazılmıştır. Bu sebepledir ki bazı okurlar kitaptaki betimlemeleri yersiz ve sıkıcı bulmuş. Anlaşılabilir bir durum olarak değerlendiriyorum bunu, naturalizm etkisiyle yazılmış romanları okumak zaman zaman insanı bunaltabiliyor. Ancak şunu da eklemeliyim ki, ben bu romanın tek kelimesinden dahi sıkılmadım. Üstelik okuması öyle zevkli ve edebi açıdan doyurucu ki ne kadar anlatsam az kalır. Levent Cinemre bir çevirmen olarak harika iş çıkartmış, takdir ettim ve hayran kaldım.
Romanımız, Martin Eden’ın Ruth karakterini görüp aşık olmasıyla başlıyor. Kendisi bir proleter, yani işçi. Yalnızca bir ablası var, annesi babası yok. Geçimini sağlamak adına denizcilik yapar, kalan vaktinde ise serserilik yapmakla meşguldür. Aslında Ruth ile tanışana kadar da bu hayattan çok da şikayetçi değildir, hiç yoktan iyiyse mutludur.
Gelgelelim maalesef Martin burjuva sınıfı ile tanışır ve tüm olay da burada patlar. Ruth’a öyle aşık olur ki ona layık olabilmek adına okumaya ve öğrenmeye başlar. Günde yalnızca dört saat uyur ve geri kalan vakitlerde ise kendini geliştirmek adına okur ve öğrenir.
Gel zaman git zaman felsefe ile tanışır, kedine fikirler edinir. Yaşamını devam ettirmek adınaysa yazarlık yapmaya başlar ancak kimse yazılarına fiyat biçmez ve satın almaz.
Zaman geçtikçe kendini ‘bireyci’ olarak adlandırır ve eğitim seviyesini yükseltir. Artık eski proleter Martin değildir o, çok daha büyük, çok daha iyi bir versiyonudur. Artık insanlarla münakaşalar edecek kadar edebiyat, felsefe ve hatta biyoloji biliyordur. Kendini öyle