Nasıl ki titiz bir hizmetçi evin bey çıkınca elini tuzunu şişesi ve fırçayla, ‘aman ev hanımı görmesin’ diye helâya giriyorsa, editör de kendisini, münekkide mahcup olmamak için, romancının eserini güyâ düzeltmek zorunda hissederdi. Bu tür münekkitler de zaten kan, idrar, pislik lekeleri görünce fenalıklar geçiren ve her biri temizlik ve hijyen ilâhesi Hygeia’ya taş çıkartan hâlâ bakire ve mızmız ev hanımlarına; onların dırdırlarına kulak veren romancılar ise, bu hanımlar tarafından sterilize edilmiş kılıbık ve kısır kocalara benzerdi.
İşin aslı, gramer ve imlâ kitabı hem labaratuvarlar ve hem de titiz hanım ve beyler için, fakat en önemlisi, edebiyat camiası için bir sterilizasyon rehberiydi.
İmlâ kulavuzu aslında, siyasî görüşleri ne olursa olsun romancıları, “Sağa-sola… Dön!’, ‘Tüfek… Omza!’, ‘Uygun adım… Marş!” gibi emirlerle, bir Duce yahut Fuhrer’in ve bu liderlere ibâdet eden kuru kalabalığın önünde kaz adımlarıyla yürüten bir yanaşık düzen tâlimnamesiydi. İşin tuhafı bu tür romancılar da, birer fuhrer olarak, kendi eserlerindeki karakterleri tekme tokat, ittire kaktıra, doğrusu pek güzel hizâya sokuyor ve zavallılara kendi önlerinde resmî geçit yaptırarak, nihayetinde romanlarını bitiriyorlarlardı. Katı disiplinleri yüzünden zavallı karakterlerin hür olmasına imkân yoktu, çünkü hür olmayan şahıslar hürriyet veremezlerdi.
Kısacası kadim efendilerin köleler üzerinde mülkiyet, şimdikilerin ise zilyetlik hakkı vardı. İşte! Allahü Teâlate’ya teslim olup da günde beş vakit salâha ve felâha davet edilen hür insanların, her öğlen saat bir’de fabrika düdüğü öter ötmez patronlara kölelik etmeye başlamaları galiba dine pek sığmazdı. Zaten her dini bütün kişi ‘abdullah,’ yani ‘Allah’ın kölesi’ değil miydi? Herhangi bir ‘abdullah’ın kölesi, yani bir ‘abdulabdullah’ı varsa, köle sahibi bizzât kendisini şirk koşmuş olmayacak mıydı? ‘Şirket,’ işte buydu!