Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sını okurken, zihnimde sürekli İrem Erdem Atak’ın o şahane makalesi döndü durdu: Manik Savunma. Rosa’yı sadece toplumun normlarına uymayan, "beceriksiz" ya da "hayalperest" bir kadın olarak okursanız, onu çok eksik tanımış olursunuz. Rosa’nın o bitmek bilmez enerjisi, her düşüşte yeniden ayağa kalkıp "yeniden başlayabilirim" diyen o tuhaf neşesi, aslında derin bir yarayı gizleyen koca bir kalkan.
Rosa, kiliseden kovulan, sevmediği bir adamdan üç çocuk yapıp o evliliğin, o "sıkışmış kadınlığın" içinde nefessiz kalan bir karakter. Ama o, bu nefessizliğe karşı depresyonla değil, tam tersiyle; abartılı bir yaşam arzusuyla, yani manik bir savunmayla yanıt veriyor. Acıyı hissetmemek için durmadan hareket eden, durmadan hayal kuran bir kadın o.
Beni en çok etkileyen şey, tüm bu trajedinin (pansiyon işletme fiyaskoları, aşk hayal kırıklıkları, aforoz edilmeler) ortasında bile içindeki o "kız neşesini" öldürmemesi oldu. O neşe, belki de onun hayatta kalma stratejisiydi. Toplum ona "otur oturduğun yerde, sen bir annesin, sen bir eşsin" dedikçe, o içindeki o yaramaz, kural tanımaz kız çocuğuna tutundu.
Tante Rosa, aslında hepimizin içindeki o bastırılmış "ben"in, o ehlileştirilememiş atın bir yansıması. Dışarıdan bakıldığında rasyonel değil belki, evet hatalarla dolu, ama bir o kadar da bizden. Çünkü hangimiz, hayatın o en gri, en sıkışık anlarında içimizden "her şeyi bırakıp yeniden başlayabilirim" cümlesini geçirmedik ki?
Sevgi Soysal, Rosa ile bize sadece bir kadın hikayesi anlatmıyor; kadının varoluşsal sancısını, "delilik" addedilen o ince çizgideki direnişini anlatıyor. Rosa başarısız olmuş olabilir ama asla teslim olmamış.
Ve bence asıl zafer de bu.