Saklanabileceğim, saklanıp hiçbir şey yapmak zorunda kalmayacağım bir yer istiyordum. Bir şey olma düşüncesi beni korkutmakla kalmıyor, hasta ediyordu. Avukat, danışman, mühendis veya benzer bir şey olmayı düşünmek bile olanaksızdı benim için.Evlenmek, çocuk sahibi olmak, aile kurumunun kafesine girmek. Her sabah aynı işe gidip akşam dönmek. Olanaksızdı. Aile pikniklerine katılmak, Noel, 4 Temmuz, İşçi Bayramı, anneler günü... Bu tür şeylere katlanmak için mi dünyaya geliyorduk? Bulaşıkçılık yapmayı, akşamları küçük odamda içki içip sızmayı yeğlerdim.
İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.
Peki, Tanrı, diyelim ki varsın. Bu çıkmaza sen soktun beni. Beni sınamak istiyorsun. Bir de ben seni sınayayım, ne dersin? Senin orda olmadığını iddia ediyorum. Ailem ve çıbanlarla gerçekten zorlu bir sınava soktun beni. Ben senin sınavından geçtim sanıyorum. Ben Senden daha zorluyum. Hemen, şimdi aşağı inersen yüzüne tüküreceğim Senin, bir yüzün varsa eğer. Ve sen sıçar mısın? Rahip bu soruyu yanıtlamadı. Şüphe etmememizi söyledi bize. Neden şüphe etmemek? Benimle fazla uğraştığını düşünüyor ve bu yüzden Seni sınamam için aşağı inmeni istiyorum!
Bekledim. Hiçbir şey olmadı. Tanrı'yı bekliyordum. Uzun süre bekledim, uyumuş olmalıydım.
Hiçbir zaman sırtüstü uyumam. Uyandığımda sırtüstü yatıyordum ama, şaşırmıştım. Dizlerimi kırıp karnıma çektiğim bacaklarım battaniyeye bir dağ görünümü vermişti. Ve önümdeki battaniye dağına bakarken bana bakan iki göz gördüm. Koyu karanlık ve boş bakan iki göz…Bir kukuletanın altından bakıyorlardı bana, Ku-Klux-Klan'ın üyelerinden biri gibi. Bana bakıp duruyorlardı, iki karanlık ve boş göz, yapabileceğim bir şey yoktu. Ödüm bokuma karışmıştı. Tanrı bu, diye düşündüm, ama böyle olmamalıydı Tanrı'nın görünümü.
Bakışı benimkinden güçlüydü. Kımıldayamıyordum. Dizlerimin üstündeki battaniyeden bana bakmayı sürdürüyordu. Uzaklaşmak istiyordum. Gitmesini istiyordum. Güçlü, karanlık ve tehditkardı.
Saatlerce orda kaldı sanki, bana bakarak.
Sonra birden kayboldu…
Yatakta kalıp olanları düşündüm.
Tanrı olabileceğine inanamıyordum. Üstelik bu kıyafetle. Çok ucuz bir numara olurdu bu.
Bir yanılsamaydı tabii ki.
On-on beş dakika kadar düşündükten sonra kalkıp babaannemin bana yıllar önce verdiği küçük kahverengi kutuyu almaya gittim. İncil'den sözlerin yazılı olduğu rulo haline getirilmiş küçük kâğıtlar vardı o kutuda. Her rulo kendi özel
Öldürmeye kararlı görünüyordu. Beyaz kedi yavru sayılırdı hâlâ. Tıslayıp bekliyordu. Duvara yapışmış, son derece temiz ve harikulade bir yaratık.
Köpek yavaşça ilerledi. Çocuklar böyle bir şeye neden gerek duymuşlardı? Yetkililer nerdeydiler? Yetişkinler nerdeydiler? Beni suçlamakla meşguldüler sürekli. Şimdi nerdeydiler?
Kediyi kapıp kaçmayı düşündüm ama cesaret edemedim. Köpeğin bana saldıracağından korkuyordum. Yapmam gerekeni yapma cesaretinden yoksun olduğumu bilmek çok kötü bir duyguydu. Midem bulanmaya başlamıştı. Zayıftım. Engellemek istiyor ama nasıl yapacağımı bilemiyordum.
Kalkıp dışarı çıktım. Eve yürümeye başladım. İstedikleri buydu demek: yalanlar. Harikulade yalanlar. Buna ihtiyaçları vardı. İnsanlar ahmaktılar. Kolay olacaktı benim için.