Sibel

Sibel
@fivii
*
“Ben giriyorum,” dedi Frank. Ayağa kalktı, perdeyi araladı ve kayboldu. Uzun süre kaldı orda. Dışarı çıktığında ağzı kulaklarındaydı. “Müthişti, müthiş! Hemen gir!” Kalkıp perdeyi çektim ve içeri girdim. Karanlıktı. Diz çöktüm. Önümde gördüğüm tek şey tel örgüydü. Frank Tanrı'nın tel örgünün arkasında olduğunu söylemişti. Diz çöküp yapmış olduğum kötü bir şeyi düşünmeye çalıştım, ama bulamadım. Orda diz çökmüş beynimi patlatıyor ama bulamıyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum. “Hadi,” dedi bir ses, “bir şeyler söyle.” Öfkeli bir sesti. Orda bir ses olacağını düşünmemiştim. Tanrı'nın bol vakti olduğunu sanıyordum. Korkmuştum. Yalan söylemeye karar verdim. “Peki,” dedim, “ben... babamı tekmeledim... anneme küfrettim... annemin çantasından para çaldım... şekerlemeye harcadım... Chuck'ın topunun havasını indirdim... küçük bir kızın eteğinin içine baktım... sümüğümü yedim... Hepsi bu kadar. Bir de köpek vaftiz etmiştim bugün.” “Bir köpeği vaftiz mi ettin?” Mahvolmuştum. Korkunç bir günah. Devam etmenin bir yararı yoktu. Gitmek için ayağa kalktım. Sesin bana birkaç Azize Meryem duası okumamı söyleyip söylemediğinin farkında değildim. Kiliseden çıktık, sokaktaydık tekrar. “Arındığımı hissediyorum,” dedi Frank. “Ya sen?” “Hayır.” Bir daha günah çıkarmaya gitmedim.
Sayfa 54·Kitabı okudu
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Bir akşamüstü bizim ön balkonda oturmuştuk, Frank'e kitaptan bir şeyler okuyordum. "Tanrı'nın cismani gözleri vardır ve her şeyi gö­rür." "Cismani mi?" "Evet." "Bunlar gibi mi?" Yumruklarını sıkıp gözlerinin üstüne bastırdı." Süt şişelerini andıran gözleri var," dedi Frank yumruklarını göz­lerine bastırıp bana dönerken. Gülmeye başladı sonra. Ben de gülme­ye başladım. Uzun süre güldük. Frank durdu birden. "Bizi duymuş mudur?" "Herhalde. Her şeyi görebildiğine göre her şeyi duyuyordur da." "Korkuyorum," dedi Frank. "Öldürebilir bizi. Öldürür mü bizi dersin?" "Bilmiyorum." "Burda oturup bekleyelim en iyisi. Kımıldama. Hareket etmeden otur." Basamaklara oturup bekledik. Uzun süre bekledik. "Bu işi uzatacak galiba," dedi Frank. Bir saat daha bekledikten sonra Frank'in evine yürüdük. Maket bir uçak yapıyordu, göz atmak istiyordum...
Sayfa 52·Kitabı okudu
Ne zamandır, ilk kez olarak, anacığımı düşündüm. Hayatının sonlarında niçin bir 'Nişanlı' edinmişti, niçin hayata yeniden başlıyormuş gibi oyunlara girişmişti, anlar gibi oluyordum. Orada, orada da birtakım ömürlerin sona erdiği bu İhtiyarlar Yurdunun çevresinde de akşamlar, hüzünlü bir savaş aralığı gibiydi. Anacığım, ölümün eşiğinde, kendini orada serbest ve her şeyi yeni baştan yaşamaya hazır hissetmiş olmalıydı. Kimsenin, kimseciklerin onun arkasından ağlamaya hakkı yoktu. Ben de her şeyi yeni baştan yaşamaya kendimi hazır hissettim. Sanki bu büyük öfke beni kötülüklerden arındırmış, umuttan kurtarmıştı, işaretler ve yıldızlarla yüklü olan bu gecede, kendimi ilk kez olarak, dünyanın tatlı kayıtsızlığına açıyordum. Dünyayı kendime bu kadar eş, bu kadar kardeş bulunca, anladım ki, eskiden mutluluğa ermişim. Hatta hâlâ da mutluydum.
Başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı benim? Başkasının Tanrısından bana neydi? Başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi? Değil mi ki, bir tek yazgı, beni ve benimle birlikte, onun gibi bana "Kardeşim," diyen bir sürü ayrıcalıklıyı seçecekti! Anlıyor muydu acaba, anlıyor muydu ki herkes ayrıcalıklıydı. Zaten yalnız ayrıcalıklar vardı. Ötekileri de bir gün mahkûm edeceklerdi. Kendisi de yargıyı yiyecekti. Adam öldürmekle suçlandırılıp anasının cenazesinde ağlamadı diye idam edilseydi ne önemi olurdu bunun. Bence Salamano'nun köpeği de karısı kadar değerliydi. O ufak tefek otomat kadın da, Masson'un evlendiği Parisli kadın kadar, ya da benimle evlenmek isteyen Marie kadar suçluydu. Raymond, Celeste kadar dostum olmuş, Celeste, Raymond'dan daha değerliymiş, değilmiş ne önemi vardı? Marie, bugün dudaklarını bir başka Meursault'ya verdiyse, bundan ne çıkardı? Anlıyor muydu ki, bu hükümlü... geleceğimin ta derinlerinden...
Anacığım sık sık, "İnsan hiçbir zaman bütün bütün mutsuz olmaz," der dururdu. Gökyüzü elvan elvan renklere boyanıp da, yeni bir günışığı hücreme sızıverince, ona hak veriyordum.