Bence dönemin sultan ve emirleri bu konuda felaketin başlıca sorumlusu; hatta bazen kendileri de bu felaketin kurbanıdırlar. Büyük ya da küçük rütbeli tüm bu devlet adamlarının bütün gayretleri, din bilginlerinin kendi istek ve emellerini yerine getirmeleri için çalışmaları yönündedir, Bu amaçla söz konusu bilginlere yeteneklerine göre maaş ve araziler verirler. Tabii bunlara karşı çıkan yahut emirlerini hafife alan bilginlerin vay hâline!
Asabiyeťin bünyesinde barındırdığı kusurlara örnek olması bakımından birkaç husus zikredebilirim: Devlet idaresi ve bürokraside kan bağı ve yakınlık faktörünü öne çıkarmak kusurdur. Devlet idaresinde paralı askerlerin ve yabancıların kullanılması kusurdur. İster başarılı, ister kötü görünsün istibdat kusurdur. Yaşlı erkânın ve devlet mutfağında pişmiş kimselerin (profesyonel siyasetçilerin) istişarelerine bel bağlamak kusurdur. Devlet kurullarına liyakat sahiplerini değil de, yakınları ve yağcılıkta başarılı kimseleri getirmek kusurdur. Yokluk ve çıplaklğın ortasında lüks ve sefahat için de hayat sürmek kusurdur. Şehir halkını yan gelip yatan kadınlar konumuna indirmek de kusurdur. Bu ve benzeri diğer kusurlar sebebiyle asabiyet, kat'i olarak kaldırıması ve terk edilmesi gereken bir hastalıktır.
Bir devlet lüks ve refahın hüküm sürdüğü bir yaşam standardına ulaştığı zaman, öncelikle lüks hayatın gerektirdiği harcamalarla, ordu ve bürokrasinin talepleri ve vergi gelirlerinin istikrarı veya azalması arasındaki dengesizlikle karşı karşıya kalır. Bu dengesizligi ıslah etmek için vergileri ya da harçları zalimce artırmak halkta huzursuzluğa, çiftçi kesiminin topraktan uzaklaşmasına ve zanaatkârların üretime soğuk bakmasına yol açacağı için asla işe yaramaz. İkinci yıkıcı sonuç, vergi mükelleflerinin vergi vermeyi reddetmelerinden ve vergi memurlarının sık sık silaha başvurmalarından dolayı vergi gelirlerinde bir düşüş yaşanması, sultanın devleti muazzam bir tüccara dönüștüren ticari vergilendirmeye geçmesidir. Deniz taşımacılığı üzerine çok yüksek vergiler koyar. Ardından yabancı tacirlere yerel pazarlarda ticaret ve nakliye kolaylıkları tanır. Aslında hazinedeki açıkları kapamaya yönelik alıan bu iki tedbir, yerli tacirlerde genel bir gerileme ve işten soğumaya yol açar. Tabii dinî hisleri kuvvetli kesimler de sultana karşı öfkeyle dolarlar. Üçüncü ve son darbe ise devletin son bir ıslahata girişmesidir. Bu da çok geçmeden büyük bir çelişki olarak algılanır. Sonuçta ordunun giderlerini azaltmak için asker sayısını düşürür. Fakat ordudan atılan bu askerler, tecrübelerini paraya dönüştürmekten başka gayesi olmayan paralı muhafızlara dönüşürler. Aslında bu da daha az zararlı bir karar olmamıştr. Çünkü devletin askerî gücü zayıflamıştır Dolayısıyla ülke, iç ve dış tehditlere karşı daha kırılgan bir duruma düşmüştür. Sonunda bu hanedanlık kendisi gibi uygarlığın aynı evrelerini ve afetlerini tekrar edecek başka bir hanedanlık tarafından devralınır.
Detaylara inmeye kalksaydım, daha önceden ulaşmış olduğum uğursuzluk beklentisinin ötesine giderek șöyle derdim: 'Su suya nasıl benzerse geçmiş de geleceğe öyle benzer.' Fakat ne zaman böyle bir uğursuzluk fikrine kapılsam -söyleyeceğimin altını çiz- Allah beni hayırla ödüllendiriyor. Kendimi gerilemiş değil, ilerlemiş hissediyorum. Bütün olumsuzluklara rağmen kendimi sorulara karşı ilgili bir vaziyette buluyorum. "