Her şey gelip geçici.
İnsan denen yaratıkların yaşadığı bu “dünya” adlı buzdan cehennemde geçirdiğim onca vakitte karşılaştığım tek gerçek buydu.
Her şey gelip geçici.
Yeryüzündeki tüm gözyaşları hep aynıdır. Bir yerde biri ağlamaya başlayınca, bir başka yerde bir başkasının gözyaşları diner. Gülme de böyledir. Öyleyse çağımızı kötülemeyelim, o da öncekilerden daha mutsuz değil.
Kafasını geriye atmış, boynunun katlarını göstererek gülerken yüzünde sinsi bir gölge gibi bir ifade hızla belirip kayboldu. Aşağılamaya benzer ama esasen başka bir şeydi. Bunu denizle kıyaslayacak olursam sanırım en derin suların dibinde ki o tuhaf, dalgalı gölgelere benzetebilirim. İfadesinde yetişkinliğin özünün anlık bir tezahürünü yakalamıştım.
Ne olduğundan emin değilim ama insan toplumunun temelinde ekonomiyle açıklanamayacak, tarifsiz bir şey yatıyor. Acayip ve korkunç bir masalın tekinsiz havasına sahip bir şey. Ben de bu acayip masalın korkusuyla yaşadığım için materyalizm teorilerini kabul etmeye, suyun aşağıya doğru aktığını kabul etmeye olduğum kadar yatkındım. Ancak materyalizm beni insanlara duyduğum dehşetten kurtaramıyordu, içimi ilkbaharın yeni filizlenen yemyeşil yapraklarını ilk kez gören bir adamınki gibi sevinç ve umutla dolduramıyordu.