• Avrupa, özellikle de Fransız modern edebiyatı ne durumda bugünlerde diye soracak olursanız, size şu şekilde anlatabilirim:

    Öncelikle kendi ailemin, yaklaşık 1500 kitaplık kütüphanesinden bahsederek başlayayım. Bakalım neler var raflarda: Nora Roberts (polisiye, cinayet, macera ve aşk romanları), Stefan King (korku, macera, gerilim, bilim kurgu romanları), Suzan Collins (Açlık Oyunları vb. diğer romanları), Laurell K. Hamilton (polisiye, aşk, vampir, fantastik romanlar), E.L. James (Grinin 50 Tonu – 3 Cilt), sürüsüne bereket İngiliz ve Amerikalı yazarın bilumum aşk-cinayet-polisiye-tarihi-vampir/büyü vs. tarzında romanları, bu liste uzayıp gidiyor. Elbette köşelerde, arka sıralarda kalmış birkaç Gogol-Tolstoy-Dostoyevski-Balzac-Zola vb. klasik dönemin romanları da yok değil, ama dediğim gibi çok az sayıdalar. Bana göre net görüntü şudur: Dünya üzerinde baskın ekonomi ve politika kimin? Cevap: İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD). Bu durumda baskın kültür de yine İngilizler ve Amerikalılardır. ”Best Sellers” dediğimiz en çok satılan kitapların, şu an dünyada %80′i bu iki kültüre ait mi? Evet ait. Çok aşikâr ki, ister emperyalist deyin ister kan emici deyin, ama dünyadaki toplumların beğenilerine ilaç olmuş, kendilerini okunur kılmış olan bu iki baskın kültürdür, her eve ulaşıp kitaplıklarda yer edinebilen. Geçmişte yapılan sanayi devrimi savaşlarının (örneğin 1. ve 2. Dünya savaşları) yerlerini şimdilerde; kitaplar, filmler, tiyatrolar, müzik, giyim-kuşam ve elektronik tüketim malzemeleri (tablet, mobile telefon, pc vs.) ”Rekabet Savaşları” almış durumdadır.

    Kendi kütüphaneme gelince, yaklaşık 900 adet kitabımın içinde çeşitlilik biraz daha iyi durumda. 1950 öncesi ve sonrası yazını anlamında hemen her ülkeden ürün yani kitabım var. Ama saptamamı daha da keskinleştirmek için, internet ortamında bu konuyu Google’ layarak (to google), 1950 sonrası Fransız romancılığında durum nedir, hangi yazarlar hangi ürünleri veriyor bakmak istedim. Wikipedia’yı ne kadar referans alırsınız bilemiyorum ama bu site üzerinde ilgili maddede 30-40 kadar Fransız yazar görebildim. Bundan ben mi utanmalıyım bilemiyorum ama listede kimseyi tanımıyorum ve tek kitaplarını dahi okumuş değilim. Düşündürücü bir durum olduğu kanaatindeyim. Tekrardan kitaplığımda, biraz göz gezdirdiğimde, dikkatimi çeken 1950 sonrası ürün vermiş ve yakın zamanda aramızdan ayrılmış ya da hala yaşayan yazarlar arasında fark ettiklerim ise:

    Jean Baudrillard’un (1929-2007) – ”Sanat Komplosu” kitabı var. Çok değerli bir söyleşinin metne dökülmüş halidir bu kitap. Alman dili ve edebiyatı ile sosyoloji eğitimi almış bir Fransız aydınıydı Baudrillard. 1986′da yazdığı ”Amerika” isimli eserinde ”Hipergerçeklik” kavramını anlatmıştı. ABD için: ”Gerçek ile gerçekdışının iç içe geçtiği bir çöl” demişti sağlığında. Marx’ın ”Meta Fetişizm” inin günümüzde ”Grup Kimliği Edinmek” için alışveriş yapma düzenine evirildiğini aktarmıştı biz okuyucularına.

    Amin Maalouf’un (D.1949, Lübnan) hemen tüm eserleri vardır kütüphanemde. Özellikle 1998′de yayımladığı ”Les Identités meurtrières” yani ”Ölümcül Kimlikler” adlı deneme kitabı, 1986′da yayımladığı ”Afrikalı Leo” ile 1988′de yayımladığı ”Semerkant”ının (şimdilerde İstanbul Bahçelievler’de bir lisede tarih öğretmeninin öğrencilerine bu kitabı okuttuğu ve içinde İslam dinine hakaret ediliyor diye okulda herhangi bir öğrencinin bile velisi olmayan bir zat yüzünden kendisinin Milli Eğitim Müdürlüğüne şikâyet edilip, öğretmen hakkında soruşturma açılmasına neden olan kitap) üzerimde tarifi zor, iyi yönde etkiler bırakmıştır. Maalouf, ekonomi ve sosyoloji eğitimi almış Lübnan asıllı, Hristiyan dinine mensup, Fransız vatandaşı olmuş değerli bir aydındır, 1976 yılından bu yana da Paris’te yaşamaktadır.

    Marguerite Duras’ın (1914-1996) ”L’Amant” yani ”Sevgili” romanı da var kütüphanemde. Eksiltmeli sanatının bu büyük üstadı, kadın yazar, 1984′de, bu romanıyla, Fransa’da ”Goncourt Roman Ödülü” nü alma başarısını göstermiştir.

    Kitaplığımda olan ve yukarıda saydığım üç yazar, 1950 sonrası ürünler veren Fransız yazarlardır. Liste belki biraz daha uzar. Ona daha sonra değineceğim. Ama 15.-16.-17.-18.-19. yüzyıllarda yazan ve kitaplığımda bulunan, çok sayıda ve oldukça değerli Fransız yazarlar ve şairler de var:

    Montesquieu (1689-1755; Acem Mektupları, Kanunların Ruhu), Stendhal (1783-1842; Kırmızı ve Siyah), Honoré de Balzac (1799-1850; Goriot Baba, Vadideki Zambak, İnsanlık Komedisi) Gustave Flaubert (Duygusal Eğitim, Madam Bovary, Salambo, Üç Hikâye), Emile Zola (Meyhane, Germinal, Dreyfus Savunması, Nana, Therese Raquin), Gérard Nerval, Diderot, Descartes, Alexandre Dumas (Monte Kristo Kontu), Victor Hugo (Sefiller, Notre-Dame’ın Kamburu), François Rabelais (Gargantua), Montaigne (Denemeler), Voltaire, J.J. Rousseau (İtiraflar Cilt 1-2, Toplumsal Sözleşme), Baudelaire (Le Spleen de Paris – Paris Kasveti), Arthur Rimbaud, Paul Verlaine vs. Peki bu keskin fark neden? Eskiden bu derece çok Fransız yazar ve bu kadar çok ürün varken şimdilerde neden yok?

    Bununla beraber, 1950′ler sonrası modern ya da diğer adıyla ”Yeni Roman” sürecinde ürün veren, günümüzde hayatta olmayan ama 20. yy. Fransız romancılarına bakalım:

    Marcel Aymé (1902-1967; Duvargeçen, Poldev Söylencesi vb. esprili öyküler yanında birçok çocuk kitabı ve tiyatro eseri de vardır), André Breton (sürrealist yani gerçeküstücülerden), Boris Vian (1920-1959; maden mühendisliği eğitimi almış olmasına rağmen romanları ve şiirleri var, ‘Günlerin Köpüğü’, ‘Mezarlarınıza Tüküreceğim’ kitaplarının yazarıdır; aynı zamanda trompet çalan ve beste yapan bir müzisyendir; kitaplarının biçemi için patafiziği felsefe yoluyla anlatmaya çalışır derler), Romain Garry ya da mahlasıyla (takma adı) Emile Ajar (1914-1980; Goncourt Roman Ödülü alan kitabı ‘La vie devant soi’ yani ‘Onca yoksulluk varken’), Théophile Gautier (‘Paris et les parisiens’ – ‘Paris ve Parisliler’), Guillaume Apollinaire (1880-1918; ‘Le flâneur des deux rives’ – ‘İki kıyının avaresi’)…Liste uzayıp gidiyor. Lakin varsa, günümüzde yazan, okunan, bilinen, insanlığı derinden etkileyen Fransız yazın adamlarının isimlerini veremiyorum. Bilimsel alanlarda yazan Fransızlar ise; zaten konumuz dâhilinde değil.

    İçinize biraz olsun su serpmek isterim. Avrupa kıtasından, günümüzde de, çok iyi yazarlar ve onların ürünleri çıkıyor, telaşlanmayınız. Avrupa’da; Hollanda, İngiltere, Almanya, İspanya, İtalya, İzlanda, Norveç, İsveç, Belçika ve Türkiye’den; hatta 3. dünya ülkelerinden; Afrika, Asya, Güney Amerika ve Arap Yarımadasından da çok kaliteli eserler, yazarları sayesinde o büyük ‘MASS’ in yani yığının içinden sıyrılıp kitaplıklarımızdaki yerlerini alıyorlar kuşkusuz.

    Gelelim kuramsal yaklaşıma. Macar Georg Lukács’ı tanırsınız (1885-1971; Marksist filozof ve edebiyat bilimcisi). 1916′da ”La theorie du roman” adlı eserini (Roman Teorisi) yazdı. Bir kuramcı olan Lukács, kitabın ilk basımından neredeyse 50 yıl sonra ikinci baskısını (1962) yeni bir önsöz ve birçok kendi düzeltmeleriyle tekrar yayınladı. Kitabında, 1960′lar sonrası, üçüncü dünya ülkelerinde yazılan kitapların Avrupa dillerine çevrilerek Avrupa’da yayınlanmaya başladığını belirtir. ”Yeni Roman” modelinin, eski Yunan toplum yapısı olan ‘Bütünlük’ deneyiminden, modern dünyanın ‘Parçalanmış’ deneyimine geçiş olduğunu aktarır. Yeni roman için: ”Boşluklar ve eksikliklerle tanımlanan, amaçların ve yolların önceden verilmiş olmadığı bir dünyadır” der. Romanın kahramanını ‘Sorunsal Birey’ olarak niteler. Romanın, dünyayı ve insan deneyimini öylece yansıtmasının imkânsız olduğunu; herhangi bir deneyimle bu deneyimin öznel yorumu arasında her zaman bir mesafe olacağını, romanın başarısının da bu mesafe olduğunu ve bu mesafenin yok sayılmadan, ustaca-hesaplı-zevkli bir biçimde işletilmesine bağlı olduğunu söyler Lukács. Ampirik yani belirli yöntemlere dayanan romanı kabullenir. Mesela Gustave Flaubert’in ‘Duygusal Eğitim’ romanını zaman açısından incelerken, romanın içinde zamanın akışını aktarmanın, organik gelişim duygusunu canlandırdığını belirtir (Flaubert bu romanı 25 senede yazmıştır ve romanın kahramanı da kitap içinde 25 yıllık bir süreç geçirerek olgunlaşmıştır; Flaubert otobiyografik olarak aslında kendini anlatmıştır romanında). Kuramcı Lukács, Flaubert’in dehasının bitmemiş zaman kipinde saklı olduğunu belirtmiştir…

    1950-60′lar sonrası yazılan romanlarda, yazarların daha fazla ‘iç ses’ kullandığını görmekteyiz. Zaman kavramı kökten değişerek, daha dominant-baskın hale gelmiştir. Albert Camus ile (1913-1960; Veba, Yabancı, Düşüş), ‘iletişimsizlik’ ve ‘kadercilik’ kavramlarını işlenmiştir yeni romanda. James Joyce (1882-1941; Finnegans Wake, Ulysses) ile düşsel-hayal âlemleri romanlara konu olur. Alman Gunther Grass (D.1927; Teneke Trompet) ile ”la pensée toute faite” yani ‘zihne sokulan-giydirilen düşünce’ irdelenir romanlarda. Fransız Marcel Proust (1871-1922) ile doruğa ulaşan psikolojik analiz ve bilinçaltı irdeleme yöntemleri gelişerek devam eder yeni romanda. Nesneler yardımıyla, romanda geriye doğru ‘flashback’ler yapılır (mesela Marguerite Duras romanları). Modern yani yeni romanda zaman ve mekân anlayışında radikal anlamda değişiklikler yaşanır (cronologie linéer).

    18. ve 19. yüzyıl romanında, zaman faktörü ya yoktur ya da farkında değilizdir. 20.yy.da ise; zaman, olmazsa olmazıdır yeni romanın. Romandaki tüm olaylar, metafizik sezdirişlerle anlatılır. Daha doğrusu, yeni romanda: ”O an yaşananlar” anlatılmaktadır artık. Sübjektivite yani öznellik, yerini objektiviteye yani nesnelciliğe bırakır.

    1940 sonrası, çok farklı yazın türleri roman alanına giriş yapmıştır. André Malreaux gibi yazarlar, bireysel olaylardan esinlenerek toplumsal olayları romanlarında konu ederek: ‘Politik Roman’ kavramını yaratırlar. George Orwell, A. Huxley, Jules Vernes gibi yazarlar ise; fütüristtik roman alanında eserler verirler. Toplum, hedef kitledir artık ve ‘provoke edilmeleri’ gerekmektedir (mesela Emile Zola – Germinal). Boris Pasternak (Doktor Jivago), Alexandre Soljenitsyne (Samizdats, diğer adıyla pulp-fiction), Sovyet romanı başlığı altında, sembolist ve fütüristtik eserler verirler. Duras gibi yazarlar otobiyografik romanlar kaleme almaya başlarlar. Heinrich Böll (1917-1985; ‘Ve o Hiçbir Şey Söylemedi’, ‘Cüce ile Bebek’, ‘İlk Yılların Ekmeği’) ve George Orwell (1903-1950; ‘Hayvan Çiftliği’, ’1984′) karşıtlıkları, romanlarında anlatmaya başlarlar. Anlatıcı, artık hikâyenin içinde, tam ortasındadır. Roman okuyucusu da, yeni romanla beraber ‘Aktif Okur’ haline getirilmiştir. Roman artık, okura da, yazara da ayna olma vazifesi üstlenmiştir.

    Toparlarsak; tüm bu olumlu gelişmeler ışığında, ‘yeni roman’ artık dünyanın en ücra köşelerinde bile yazılmakta ve yine dünyanın tüm insanları tarafından okunabilmektedir. Günümüz romancılığını, artık, tarihsel birikimlerinin yanı sıra, günü yakalayabilen, baskın kültürün de ötesinde, ‘Anlatacak Hikâyesi Olan’ yazarlar belirlemektedir.

    Süha Demirel, 14 Mart 2013.
  • Bu ruh hali içinde, 4 Ekim 1871’de, George Sand’e şöyle yazar: “Kitleler her zaman aptalca davranırlar. Onlara [halka] özgürlük vermeli, güç değil.‘’
    Gustave Flaubert
    Sayfa 493 - İletişim Yayınları