Sonuç olarak, modern çağ Birinci Dünya Savaşı'nın siperleri, Hiroşima üzerindeki nükleer mantar bulutu ve Hitler'le Stalin'in kanlı deliliklerinin de gösterdiği gibi anlamsız bir katliamlar, savaş ve baskı dönemi midir, yoksa Güney Amerika'da asla kazılmamış siperlerin, Moskova ve New York üzerinde hiç var olmamış mantar bulutlarının ve Martin Luther King'le Mahatma Gandhi'nin huzurlu yüzlerinde görüldüğü gibi bir barış dönemi mi?
Tıpkı jeologların tektonik hareketlerin deprem ve volkanik patlamalara yol açmasını beklemesi gibi, biz de toplumsal hareketlerin kanlı şiddet olaylarına yol açacağına inanıyoruz. 19. ve 20. yüzyılın siyasi tarihi genellikle savaşlar, soykırımlar ve devrimlerle dolu olarak anlatılır. Tarih, tıpkı yeni ayakkabılarıyla bir su birikintisinden öbürüne sıçrayan bir çocuk gibi, bir katliamdan öbürüne atlamıştır
Geçtiğimiz iki yüz yılda o kadar hızlı ve kökten devrimler oldu ki, toplumsal düzenin en temel özellikleri baştan aşağı değişti. Geleneksel olarak toplumsal düzen katı ve sabitti, "düzen" istikrar ve devamlılık anlamına gelirdi. Hızlı toplumsal devrimler istisnaiydi ve çoğu toplumsal değişim küçük adımların birikmesiyle gerçekleşiyordu. İnsanlar toplumsal yapının ebedi olduğunu ve esnek olamayacağını varsayarlardı. Aileler ve topluluklar düzen içindeki konumlarını değiştirmek için uğraşabilirdi ama düzenin temelini değiştirebilme fikri insanlara yabancıydı; insanlar statükoyla uyum sağlamaya çalışarak, "böyle gelmiş böyle gider," derlerdi