(...) ben istisnaiyim. Bu, (bir zamanlar parlak ve geri zekalı anlamında kullanılan) üstün yetenekli ve yoksun gibi mahkum edici yaftalardan daha demokratik bir deyim. Eminim ki, ne anlama geldiğini insanlar kavramaya başladığı vakit, istisnai sözcüğünü de değiştireceklerdir. Buradaki fikir şu: Bir terimi ancak ve ancak hiç kimse onun ne anlama geldiğini anlamadığı müddetçe kullanın. İstisnai, spekturumun her iki ucuna da atıfta bulunuyor, demek ki ben tüm hayatım boyunca istisnai olmuşum.
Sanki Tanrı elini başıma koymuş ve duyduğum en yoğun arzuyla içimi doldurmuştu; bir başkasına karşı duyulan türden değil, daha önce var olmayan bir şeyi var etmeye yönelik bir arzuydu bu.
Ancak çok sonraları, hak ettiğime inandığım parayı ve şöhreti edindiğim zaman, kimsenin böyle şeyleri hak etmesinin mümkün olmadığını anladım ama iş işten geçmişti.
Doğru ile yanlış arasındaki farkın zevk ya da tercih meselesi olduğuna inanamıyorum; ama mutlak bir ahlaka, diğer bir deyişle Tanrı'ya inanmak da içimden gelmiyor. Dolayısıyla inancının her iki tarafının da arkasında duracak cesaretten yoksun bir şekilde, felsefi anlamda meçhul bir yerde kalmış oluyorum. Doğruyu yerine getirerek Tanrı'ya hizmet etmiş olduğum tatminini yaşayamıyorum ama yanlış yapma fikri midemi bulandırıyor.
Örneğin Tanrı bizi bu şekilde, arzuları ve içgüdüleri olan derin varlıklar olarak yaratmış; kurmaca ürünü olan, dolayısıyla bize maddi tatmin ya da fayda sağlamasını bekleyemeyeceğimiz insanlara duyduğumuz şefkat de insanlık halinin derin karmaşıklığının, dolayısıyla da Tanrı'nın bize olan sevgisindeki karmaşıklığı anlamanın bir yolu.