Bazen içimdeki iki ruhtan birinin en sonunda galebe çalıp ötekini arkada bıraktığını, o sessiz ve sevgisiz yanımı en sonunda unutabildiğimi sandığım da oluyordu. O zaman, herkesle birlikte kendim olarak paylaştığım çocukluğumun bayram törenlerini hatırlıyordum. Ama bütün bu şakalara, öpüşüp kucaklaşmalara rağmen beni kalabalık ortasında acılar içinde ve yapayalnız bırakan bir sessizlik de vardı içimde.
Benim gibi adamlar için, yani aşkı ve acıyı, mutluluk ve sefaleti eninde sonunda ezeli bir yalnızlığın bahanesi haline getiren benim gibi keder erbabı için, hayatta ne büyük sevinçler olur, ne de büyük üzüntüler. Başkalarının ruhu bu duygularla altüst olduğu vakit onları hiç anlayamayız demiyorum; tam tersi, bu duyguları derinlemesine yaşayanları fazla fazla anlarız. Anlayamadığımız şey ise, o sırada kendi ruhumuzun içine gömüldüğü tuhaf telaştır. Aklımızı, gönlümüzü karartan bu sessiz telaş hissetmemiz gereken asıl sevincin ve üzüntünün yerini alır.
Ölüler âleminde gövdesiz bir ruh nasıl gerçek mutluluk sebebiyse, yaşayanlar arasında da en büyük mutluluğun ruhsuz bir gövde olacağını ne yazık ki kimse ölmeden anlayamıyor.