Ben zannediyordum ki, ömürlerimizin teknesini istediğimiz sahile çekmek için yalnız onun dümenini ele almak kafidir... Anlıyorum ki, değilmiş... yollar görünmez kayalarla doluymuş... Onlara çarpmamak lazımmış... Daha fenası gizli akıntılar varmış ki, insan onlara kapıldığı zaman yolun değiştiğini, gittikçe uzaklaştığını fark etmezmiş... Ta kendisini başka sahillere düşmüş görünceye kadar...
İstanbul öyle bir hale gelmiş ki, sokakta kaldırımların üstünde yatıp ölsen: “Acep insan açlığından nasıl ölürmüş, hele bir seyredelim!” diye etrafına bir yığın ahali birikecek...
Bu kitap beni sıkıntıdan duvardan duvara vurdu, yerlere çarptı. Aylarca elimde süründü resmen. Hayatımda okurken en fazla sıkıldığım roman sıfatını açık ara farkla kaptı, kolay kolay da kimseye vermez.