— SPOİLER —
Stefan Zweig'in "Bir Kadının Yaşamından 24 Saat" adlı eseri, bir kadının hayatında yaşadığı yalnızca bir günün, bir ömrü nasıl etkileyebileceğini ustalıkla anlatan psikolojik bir dramdır.
Roman, Monte Carlo'da yaşayan orta yaşlı bir kadın olan Bayan C.'nin bir kumarhanede genç bir adamla karşılaşmasıyla başlar. Bu karşılaşma, kadının tüm hayatını derinden sarsacak olayların başlangıcı olur. Zweig, bu 24 saatlik zaman diliminde, Bayan C.'nin içsel çatışmalarını, arzularını ve pişmanlıklarını derinlemesine işler.
Yazar, insan ruhunun karmaşıklığını, suçluluk ve tutku gibi evrensel temalarla ele alırken, karakterin içsel dünyasını büyük bir incelikle betimler.
"Bir Kadının Yaşamından 24 Saat", insan ruhunun karmaşıklığını anlamak isteyen herkes için önemli bir başyapıttır.
SENİ ÖZLEMEK
Seni özlerken içim acıyor artık.
Özlemek bile anlamsız.
Eğer biri seni özlememişse özlemek nedir bilemez.
Bekleme zaten boşuna baygınım
Herkes seni özlemek kadar sevemez...
Nefes almaya çalışırken boğulmaya benzer seni özlemek.
İstediğin kadar çırpınsan da, nefesin bir yerde biter.
Bazen de nefes diye soluduğun yalnızca teninin kokusudur.
Damarlarında kan yerine tutku avaz avaz volta atarken
Beynin, çelişen arzulara yenik düştü düşecek
Sensizlik, çaresi olmayan çaresizlikten beter
Ben sensiz eksik, ben sensiz küçük çocuktan beter.
Nefes almak da neymiş hüzün bakışlım
Ben seni özlüyorum ya...
Seni özlemek öyle herkesin harcı değil...
Seni sensiz yaşamayı bileceksin bir kere
Boşuna bekleme!
Beklediğin gelişi olmayacak
Teselli onsuz gecelerde can çekişirken
Hiçbir şey beklemeden, yavaş yavaş bitişini göreceksin
Beklediğin, yüreğine dokunan bir el olmayacak
Uykusuz gecelerde uğuldayan sesi değil, inilti olacak
Ve bundan zevk almasını bileceksin doya doya
İçin acıdığı zaman acını avutabileceksin
Gururunu ise o varken nefesini tutmayı bilecek
Boğulduğun zaman dudaklarından medet ummayacaksın
Ha! Bir de bil ki, asla onun istediği sen olmayacaksın...
Her özlemek, seni özlemek demek değildir
...yıllar sonra, Mustafa Kemal'in bir vecize olarak ortaya attığı bir yurtseverlik sözünde bile bilinçli bir kinaye vardı: "Ne mutlu Türküm diyene!"
Ama artık Türk adı, yeni ve daha soylu bir anlam kazanmaktaydı.
Parti liderleri Mustafa Kemal'i şimdiye kadar sadece can sıkıcı bir adam saydıkları halde, artık tehlikeli bir kişi olarak görmeye başlamışlardı. Komitacıları işe karıştırdılar. Parti üyelerinden biri Mustafa Kemal'i ortadan kaldırmakla görevlendirildi ve sözde, onun kongrede ortaya attığı sorunu konuşmak üzere bürosuna geldi. Mustafa Kemal onun davranışlarından kuşkulanmıştı; bir yandan hiçbir şey belli etmeksizin konuşurken, öte yandan yazı masasının çekmecesinden bir tabanca çıkartarak önüne koydu. Sonra genç subayın sorduğu soruları yine hiç istifini bozmadan cevaplandırdı. Mustafa Kemal'in güçlü konuşmasıyla, tabancanın gücü biraraya gelince genç adam dayanamayarak onu öldürmek üzere geldiğini, ama şimdi düşüncesini değiştirmiş olduğunu açıkladı. Mustafa Kemal, bundan ve daha sonra ona karşı girişilen iki öldürme teşebbüsünden söz ederken, "Ben kendi kendimin koruyucusuyum" diye övünürdü.
Mustafa Kemal’i kendinden önce gelmiş olan reformculardan ayıran nokta, Tanzimat hareketi gibi yalnızca yasalar ve yönetim alanında kalmayıp bütün politikayı içine alan bir değişim istemesiydi. Ülkenin siyasi yapısını değiştirmek, halkı uyandırıp onun Fransız İhtilali ile doğan ve şimdi Batı Avrupa’nın birçok ülkesinde gelişen milli egemenlik kavramıyla ilgilenmesini sağlamak istiyordu. Böyle bir değişikliğin pek de çabuk olmayacağını Mustafa Kemal de biliyordu: Nedeni İslam diniydi. Dini güçler, demokrasinin yerleşmesine karşı koyacaklardı. Müslümanlık, gücünü tartışmadan değil, baskıdan; düşünce özgürlüğünden değil, kayıtsız şartsız itaatten alırdı. Mustafa Kemal’in nefret ettiği dolanmaçlı düşünce ve yönetim alışkanlıkları, İslam zihniyetinin yapısında vardı. Onun için, Mustafa Kemal, siyasi reformu her şeyden önce dini reform olarak görüyordu.