Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu: Kıyamet gününde Nûh ; aleyhisselâma: “Üstlendiğin peygamberlik görevini ümmetine tebliğ ettin mi?” diye sorulacak. O da:
“Ev et, yâ Rabbî, tebliğ ettim” diyecek. Bu defa onun ümmetine: “Nûh size benden aldığı görevi ulaştırdı mı?” diye sorulacak. Onlar da:“Hayır, bize bir uyarıcı gelmedi” diyecek. O zaman Cenâb-ı Hak, Nûh peygambere: “Görevini yaptığına dâir şâhitlerin kimlerdir?” diye soracak; o da:“Muhammed ve ümmeti” diye cevap verecek. İşte bunun üzerine Muhammed ümmetine sorulacak, onlar da (Kuran-ı Kerîmden öğrendikleri şekilde) Hz. Nûh’un görev ini yaptığını söyleyeceklerdir. Resûl-i Ekrem bunları anlattıktan sonra şu âyeti okudu: “Böylece, siz bütün insanlara şâhit olasınız, Peygamber de size şâhit olsun diye sizi ölçülü, dengeli ve adâletli bir ümmet yaptık.”
Ashâb-ı kirâmdan Enes ibni Mâlik radıyallahu anh şöyle demiştir:
İsrâ gecesinde Burak, ağzındaki gem, sırtındaki eğerle birlikte Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellemin yanına getirildi. Allah’ın Elçisi ona bineceği sırada Burak biraz huysuzluk etti.
Burak; Peygamber Efendimiz’in tarifiyle, “katırdan küçük, eşekten büyük, adımını gözünün görebildiği en son noktaya atan beyaz renkli bir binek hayvanıdır.”
Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm ona:
“Sen Muhammed’e mi hırçınlık yapıyorsun? Şunu iyi bil ki, bugüne kadar senin sırtına, Allah Teâlâ’nın ondan daha değerli kabul ettiği bir kimse binmedi” dedi.
İşte o zaman kimin huzûrunda bulunduğunu anlayan Burak, yaptığı huysuzluğun utancından ter içinde kaldı.
Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz’i mükellef olan bütün varlıklara (insanlara, cinlere ve meleklere) rahmet olarak göndermiştir. O, mü’minlere doğru yolu göstermek, münâfıklara can güvenliği sağlamak, kâfirlere de başlarına gelecek azâbı âhirete ertelemek sûretiyle rahmet olmuştur.
Sufiler, namazın başlangıcında zikredilen "Allahu ekber"ifadesinin, namaza nefsi kurban ederek girmeyi temsil ettiğini ve bununla kibir ve enaniyetin tedavisinin de başladığını söylemişlerdir.