“Tilly yeniden uyuduğu halde sen uyuyamıyorsun, adam da uyumuyor. İkiniz de dakikaları, küçük mavi uçak ikonunun Kuzey Atlantik Okyanusu'nun boşluğu üstünde gıdım gıdım ilerleyişini, Grönland'a ve Labrador Denizi'ne doğru kıvrıldıktan sonra yeniden İrlanda'ya doğru alçalmaya başlayıp ilerlemesini izliyorsunuz: Memleket, sonsuz, merhametsiz. Bunu izleyip biraz daha konuşuyorsun, bahsettiğin bazı şeyler de şunlar: Bu gösterişli hantal metal yığınının düşmek yerine gittikçe yükseklere, daha da yükseklere çıkmasının, havadaki görünmez koridorlardan, önceden belirlenmiş yollardan geçebilmesinin ve bu esnada yolcularının uyuyup film izlemesinin, tuvalette sifonu çekmesinin, cin toniklerine biraz daha buz istemesinin, alçak basınçlı kuru kabin havasında tadı normal gelsin diye özel olarak tasarlanmış ekmekler yemesinin ne kadar imkânsız olduğu. Dokuz bin bilmem kaç metre aşağıda dünya, okyanus, çalkalanan karanlık dalgalar varken sizin işte burada, hepsinin üstünde havada asılı halde olmanız, bambaşka bir günün şafağına doğru saatte yüzlerce kilometre hızla ilerlemeniz. Bu zamansız zamanda, zamanın bir ölçü birimi olarak bir süre nasıl da anlamsızlaştığı, mesafenin de öyle, bir de geldiğimiz yer ile sonunda vardığımız yer arasında, kendimiz sandığımız kişi ile sonunda olduğumuz kişi arasında katettiğimiz mesafeler. Atlantik ötesi yolculuğun, en azından böylesinin kızının çağında -kimbilir- belki de söz konusu olmayacağı ve geçmişte kalmış bir devrin en grotesk yozlaşması gibi görüleceği. Her şey sonsuza dek sürecek sanıp öyle yaşıyoruz -en azından sen öyle yapıyorsun- ve geriye dönüp baktığımızda, asıl önemli şeylerden çok nadiren bahsettiğimizi görüyoruz. Bütün bu kelimeler, bu binlerce kelime, hiçbiri de asıl gerekenler değil, gerçekten anlamı olabilecek hatta bir şeyleri