Öfkemizi verimsiz bir şekilde açığa vurduğumuzda, sonu olmayan ve bizi aşağı doğru iten bir davranış döngüsüne sıkışıp kalabiliriz. Öfkelenmemize yol açan bir şey olmasına rağmen, şikâyetlerimizi açıkça dile getiremezsek, diğerlerinin sempatilerini kazanmak yerine, anlayışsızlıkla karşılaşabiliriz. Bu da öfkemizi ve haksızlığa uğramışlık duygumuzu artırmaktan başka işe yaramaz; gerçek sorunlar ise hâlâ tanımlanmamış olur. İşin daha da kötüsü, kadın öfkesinden korkan erkeklerin ya da kendi öfkelerinden kaçınmak isteyen kadınların günah keçisi haline gelebiliriz.
Yaşamımız pes etmekten ve idare etmekten ibaret kaldığında, başka insanların duygu ve tepkilerinin sorumluluğunu yüklendiğimizde, kendi gelişimimizi sürdürmek ve kendi yaşamlarımıza nitelik kazandırmak şeklindeki asıl sorumluluğumuzu feda ettiğimizde, ilişkiyi sürdürmek benlik sahibi olmaktan daha önemliymiş gibi davrandığımızda, öfke kaçınılmaz olacaktır. Ama tabii ki bu öfkeyi doğrudan yaşamamız yasaklanmıştır; çünkü “iyi kızlar” asla “öfkeli kadınlar” olamazlar.