İnsan, bilinç kazandıktan sonra hayal dünyasına doğru emeklemeye başlar. Bazen bir kitapla başlar hayaller kurmaya, bazense ufak bir hareket hayal kurmak için kâfidir. Çocukken yeni bir oyuncak almayı düşlerken, biraz daha büyüdüğünde üzerine hayal kurulacak konu sayısı da hayli artmıştır. Kimi titizlik içinde geleceğini planlar hayallerinde, kimi ise duygularının esiri olup farklı dünyalara yelken açar. Kâh Mecnun olur, çöllere düşer; kâh Juliet olur, balkonda Romeo’yu bekler. Dünyadan göçmüş hısmına selam çakar kimi zaman, kimi zaman da yaşam defterinden siler hasımlarını. Tabi ya, hayal dünyasında her zaman güzellikleri düşleyecek diye bir kaide yok ki! Yaşamında henüz gerçekleştiremediği ancak gerçekleşmesini arzu ettiği pozitif olaylar da; gerçek dünyada yapamayacağı nefsani, negatif olaylar da hayaldir en nihayetinde. İşte bütün bu düşler ve düşünceler, insanı insan yapan olgulardır.
İnsan, hayal ettikçe kendini geliştirir. Çünkü hayal dünyasına adım atmak, düşünmekle başlar. Durup dururken “Şu koliyi şuraya değilde buraya koysaydım ne olurdu acaba?” diye kendisine sorduğunda, düşler tiyatrosuna açılan kapının anahtarını eline almıştır, bu düşünceyle. Ancak, her düşüncenin cevabı olacak; her hayal edilen şey gerçek olacak diye bir söz söylenemez elbet. Eğer insanın hayatına kendisini hayal ettirecek bir kimse girdiyse veya girmeye tenezzül ettiyse, işte o zaman depremler olmaya başlar. Dünya, ya kendini yenileyecek, ölü toprağını atacaktır; ya da düşleyen kimsenin başına yıkılacaktır. İlk ihtimali yaşayan şanslı kişilerin dünyası daha bi sağlamlaşmıştır. Ancak ikinci ihtimal, insanı öyle bir çukura sürükler ki, kafasına molozlar inerken hayal etmek zorunda kalır. Hayal ettikçe de sarsıntı şiddetlenir, molozlar daha sağlam inmeye başlar yukarıdan. Paradoxa