Mary Shelley’nin Frankenstein ya da Modern Prometheus eseri, insan olmanın, kabul görmenin ve sorumluluk almanın anlamı üzerine düşündüren derin bir anlatı sunuyor.
Victor Frankenstein’ın bilime duyduğu sınırsız tutku, onu yaşamın sırrını çözmeye götürür. Ancak Victor’un asıl trajedisi yaratmak değil, yarattığı varlığın sorumluluğunu üstlenmemesidir. Yaratığın doğduğu andan itibaren terk edilmesi, onun yalnızlık ve dışlanmışlık içinde büyümesine neden olur ve bunun sonucunda şeytanlaşmasına zemin hazırlar.
Eserde beni en çok etkileyen nokta, yaratığın başlangıçta masum, öğrenmeye açık ve sevgi arayan bir varlık olarak tasvir edilmesiydi. Yaratık tıpkı bir bebek gibi masumdur. Ancak toplum tarafından sürekli reddedilmesi, onun zamanla intikam duygusuyla hareket eden bir şeytana dönüşmesine yol açıyor. Bu durum kitap boyunca insanın doğuştan mı kötü olduğu yoksa deneyimleri ve toplum tarafından mı kötüleştirildiği sorusunu güçlü şekilde hissettiriyor.
Modern bir Prometheus olan Victor’un kontrolsüz hırsı ve Tanrı’ya ait olan yaratma gücünü elde etmesi, sadece kendi hayatını değil, sevdiklerinin hayatını da felakete sürüklemesiyle cezalandırılıyor. Ancak Adem ile Havva’nın elmayı yemesi ve Prometheus’un ateşi çalması sonucunda onlar yaratıcı tarafından cezalandırılırken, Frankenstein ise kendi yarattığı varlık tarafından cezalandırılır. Bu yönüyle eser, benzer mitolojik anlatılardan ayrılır.
Kitap bittikten sonra zihinde kalan en güçlü soru ise şu oluyor: Gerçek canavar kim? Bütün kötülükleri işleyenler mi, yoksa o kötülüklerin doğmasına sebep olanlar mı?