yabancılaşmaya son verme ütopyası da bitti. özne, dünyanın bütünselleşmesi perspektifi içinde, kendini olduğu gibi yadsımayı başaramadı. öznenin belirli bir olumsuzlanması yok artık, bundan böyle öznenin ve ötekinin konumunda bir belirsizlik var yalnızca belirsizlik içinde özne artık ne biri ne diğeridir bundan böyle yalnızca aynıdır.
ekonomi politiğin sonunu marx’la birlikte, sermayenin kaçınılmaz krizi mantığı uyarınca, Sınıfların yok olması ve toplumsal şeffaflığıyla birlikte hayal ettik. ardından ekonomi politiğini sonunu ekonominin postulatlarının Ve bu vesileyle, marksist eleştirilerin inkârın da düşledik: belirleyicilik bu kez ne ekonomiye ne politikaya verildi; kendi simülakrları ve üst bir mantık tarafından yenilgiye uğratılmış gölge-olay olarak ekonomi basitçe ortadan kalktı
foucault nam-ı diğer kelimenin arkeoloğu; tarihin tozlu sayfalarında unutulmaya yüz tutmuş kayıtların ve arşivlerin yegane tarayıcısı; tarihi birden fazla boyutuyla ve enine boyuna ele alıp resmi tarihin alaycı siyah-beyaz dünyasını yerden yere vuran fransız. foucault ana akım medyanın ocağında ve döneminin iktidarının hegomonyasında şekillenen resmi tarihin karşıtı her düşünceden kendini soyutlamış; tarih okuması yaparken ne şiş yansın ne kebap türevi çalışan ortayolcu tarihçilere ders verir her kitabında. hapishanenin doğuşu ise iktidarın, onun kirli işlerini yaptırtmak için bir piyon mesnetiyle kullandığı karanlık uzvu celladın ve iktidarın belirlediği normalin ucubesi "mâhkumların" hikayesini anlatıyor bize.
foucault kitaplarını yazarken üzerine yazdığı mefhumun en çıplak, en primitif dönemini ele alır ve bir bebek yetiştirir gibi büyütür onu biz okurların gözü önünde.
modernit bir çocuk yetiştirmeye gayret eder foucault; sosyal ve etik her kuramdan izole edip onu tanrısal bir objektivite ile büyütür. 1600'lerde bir arşivcinin alelade ve gerçeği kanıtlanamaz bir rakamı emekletir; 1700'lerde ismi unutulmuş bir gazetecinin bir kaç cümlesi konuşturur; 1900'lerde modern bir "hapishanenin" önünden göğe yükseltir.
hapishanenin doğuşu kitabında; deliliğin tarihinde bahsettiği iktidar organının normali belirlemek adına toplumdan uzaklaştırılması gerektiğini düşündüğü etiğe ve toplumsal sözleşmeye uymayan insanların; korku hegomonyası yaratmak amacıyla nasıl cani işkence sehpalarından geçip yaşam hakkını elinden alan idam sehpalarına ve nihayetinde özgürlüğünü elinden alan hapishane koğuşlarına tıkıldığını anlatır bize. önceleri idamı ve mahkemeyi beklemek için kullanılan hapishanelerin karşıkonulmaz bir yasa yürütücü haline gelişini tarihsel süreciyle bize aktarır