Hayattaki düzensizlikten en önemli nedenlerinden biri, herkesin refaha kavuşmayı istemesi ancak hiç kimsenin hayatını düzene sokmak istememesidir. Herkes hayattan almak ister fakat kimse ona bir şey vermeyi düşünmez. Bencil, soyguncu, istirmarcı, asalak, olarak atıldıkları hayatın anlamını başkalarının sırtından geçinmekte bulurlar. Bu hayat felsefesi aile içinde geçirdikleri uzun yıllar boyunca çocuklara aşılanmaktadır. Peki bunu kim yapar? Tabii ki ebeveynler. Çocuklar ve gençler birer bencil olarak büyümekte ve sadece kendini seven, sığ ve manen zayıf insanlara dönüşmektedirler. Tembel, açgözlü, duyarsız ve uçarı olurlar. Sonunda hiç kimseye ve hiçbir şeye vatana, insana, emeğe, büyük fikirlere, ebeveynlerine, kendilerine bile ne sevgi ne de saygı duyarlar. Ne ekersek onu biçeriz. Ne pişirirseniz onu yersiniz. Gençlerin zihnini ve ruhunu bakımsız bir tarla gibi boş bırakırsanız orada sadece ısırgan otu, devedikeni ve benzer yabani otlar yetişir. Anne ve babaların çocukların beynini ve ruhunu işlemeden bırakması ne akla uyar ne de vicdana. Onları sevgi dolu ilgiden mahrum etmeniz kabul edilemez, dahası bu ahlaksızlık ve suçtur. Çocukların iyi terbiye edilmemesi sadece aileyi değil toplumu ve devleti de ilgilendiren bir sorundur. İstediğiniz kadar mükemmel anayasalar yapın, seçim mevzuları düzenleyin, en özgürlükçü kanunları çıkarın, sosyalizmin veya komünizmin ‘mucizevi’ gücüne inanın, eğer yüz binlerce çocuğumuz dar görüşlü, faydasız insanlar olarak hayata adım atacaksa her türlü yasaya ve sosyal haklara rağmen hayatımız sefil, sönük ve ruhsuz olacaktır. Bu gençler arasından çıkan memurlar ihmalkâr, bakanlar siyasi madrabaz, milletvekilleri ise halkın sırtından kazanan vurguncular olacaktır. Okul, yeni nesillerin aklını ve kalbini körelten yerler olur. Basın ise