Chesterton diyordu galiba; masallar çocuklara canavarların var olduğunu öğretmez, çocuklar canavarların var olduğunu zaten bilir, masallar çocuklara canavarların yenilebileceğini öğretir.
Mustafa Kutlu'nun sözleri geliyor aklıma. "Bir şey yap güzel olsun. Huzura vesile olsun, rikkate yol açsın, şevk versin, hakikate işaret etsin. Bir şey yap doğru olsun. İnsanları yalanın ve yanlışın bataklığına düşmekten korusun. Rüzgâra ve akıntıya kapılmasın; kırılsın lakin eğilip bükülmesin.. Bir şey yap iyi olsun. Hizmetten, hürmetten, merhametten müteşekkil olsun. Kalpleri yumuşatsın; garibin, yolcunun, zayıfın derdine derman olsun."
Ovanın uzak yerinde Suriye'nin ışıkları kesik kesik parıldar. Ve gece sınırları silip atar. Tümler, birleştirir kalplerdeki coğrafyayı. Evet, unutmak kaderidir bu toprakların çünkü acıları da en az geçmişin görkemi kadar çoktur. Batıdaki gibi bağırmayan, sessiz çığlıkların diyarıdır bu topraklar. Unutmak geçenle, geçip gidenle ilgili bir hål. Bir de alışmak var. Acıya alışmak, yokluğa alışmak, yenilmişliğe alışmak... Öğrenilmiş korku ve başarısızlıkların yakıcı çöllerinde yaşamaya alışmak. Unutmaktan farklı bir şeydir alışmak. Bir başka deyişle alışmak, unutamamanın verdiği acıyla birlikte var olabilme, hayata tutunma zırhıdır.
Mardine döndükten sonra akşamüstü Şehidiye Camii'nin avlusuna gidip oturdum. Binlerce yılın hafızasını toprağında saklayan kadim Mezopotamya Ovası'nın hava karardıkça denize dönüşen masalsılığına dalarak Menensa adının etrafında bir zaman yolculuğuna çıktım. Doğunun kaderiydi belki de unutmak, unutulmak. İnsan neden unutur? Yaşanan derin acıların, amansız kayıpların, büyük utançların gölgesinde var olabilmenin kefareti miydi unutmak? Her şeye rağmen gülebilmek, yiyebilmek, hayal kurabilmek ve umut edebilmek için ödenen bir bedel miydi yoksa? Hava kararmış, ova karanlık bir denize, köyler o denizde birer adaya, tarihi İpek Yolu'nda Silopi üzerinden Irak'a gitmekte olan tırlar ise birer tekneye dönüşmüştü. Aslında bu nasıl muhteşem bir geçmişin izleri vardı her yerde. Bağırmıyor ama fısıldıyordu mutlu zamanların görkemini. Eğer görebiliyorsanız, hissedebiliyorsanız ve vakıfsanız künhüne o izleri görebilir, o fısıltıları duyup hissedebilir ve bugüne kalan işaretler aracılığıyla gölgeli bir zaman yolculuğuna çıkabilirsiniz. İşte o zaman kâh İskender-i Zülkarneyn'i görürsünüz kâh Timur'u, Ebu Ubeyde bin Cerrah'ı, Süleyman bin Halid bin Velid'i, Iyad bin Ganem'i, Abdullah bin Abbas'ı hissedersiniz.