Kraliçe tahttan feragat etmiş, kadın dünyadan vazgeçmiştir; yalnızca yorgun, solgun bir hanımefendidir, artık hiçbir şeyin şaşırtamayacağı ve korkutamayacağı mavi ve duru bakışlarıyla bakan.
Fransız Devrimi'nde -her devrimde olduğu gibi- açık seçik, iki tür devrimci birbirinden ayrılır: idealizmleriyle devrimci olanlarla garazlarıyla devrimci olanlar; birileri kitleden daha iyi bir yaşam sürmüştür ve kitleyi kendi düzeylerine çıkarmak, onun eğitimini, kültürünü, özgürlüğünü, yaşama biçimini daha iyi götürmek isterler. Ötekilerse uzun zaman kötü şartlarda yaşamıştır, durumu daha iyi olanlardan intikam almak ister, yeni kavuştukları gücün eski güç sahiplerinin zararına tadını çıkarmak ister. Bu tutum, temeli insanın çelişkili doğasında kurulu olduğundan, bütün zamanlar için geçerlidir.
Ve eski yüzyıl ile yeni yüzyıl arasındaki anlayış farkını şundan iyi gösteren bir şey daha yoktur: Birleşik Alman ordularının kumandanı, Braunschweig Dükü bir ay önce ciddi ciddi, Almanlara karşı Fransız ordularının idaresini üstlenip üstlenmemeyi düşünmüştür. Görülüyor: Yurt ve ulus kavramı 1791 yılında, XVIII. yüzyılın ruhları için henüz berraklık kazanmış değildir. Ancak halkın ordularını, halkın bilincini, böylece de bütün bütün uluslar arasındaki kardeş kavgasını yaratan, ulusalcı yurtseverlik düşüncesini ortaya çıkarıp ve bir sonraki yüzyıla miras bırakacak olan, bu savaş olacaktır.
Kendini her şeyden önce kraliçe ve ancak bundan sonra Fransa Kraliçesi olarak hisseden Marie-Antoinette, kraliyet iktidarını kısıtlayanlara karşı ve bunu hanedan anlamında güçlendirmek isteyenlere karşı durmakla kalmaz, Fransa'nın yenilgisini hızlandırıp dışarıdakilerin zaferini güçlendirmek için yetkili olduğu ve olmadığı her şeyi de yapar. "Tanrı verse de, bu memleketin karşıma çıkardığı bütün hakaretlerin intikamını alayım," diye yazar Fersen'e ve anadilini çoktan unutmuş, Almanca mektupları tercüme ettirmeden anlayamaz olduğu halde, şöyle der: "Hiçbir zaman, Alman olarak doğmuş olmaktan dolayı şimdikinden daha büyük bir gurur hissetmiş değilim." Savaş ilan edilmeden dört gün önce devrim ordularının sefer planını, bildiği kadarıyla, Avusturya elçisine ulaştırır - ya da daha doğrusu: İfşa eder.
Eski mi eski bir reçetedir: Devletler, hükümetler iç buhranların nasıl üstesinden geleceklerini bilemediklerinde, gerilimi saptırıp dışarıya yöneltmeye çalışırlar...